Yaz bitmişti. Rüya okula başladı. Dilan geldi. Bir Ayvalık turu atıp yemeklik malzeme aldık. En sevdiğimiz şeyi yapmaya başladık. Beraber mutfağa girdik. Akşam rakı içeceğimiz için mezelik bir şeyler yapalım dedik. Bir liste hazırladık. Tulumaki, fava, köz patlıcan salatası, turp otu. Dilan’a tulumaki yapmayı gösterdim. İki kalıp tulum peyniri, yarım su bardağı ceviz, yarım su bardağı doğranmış kuru domates, 2 diş sarımsak, 1 çay kaşığı kimyon, 1 çay kaşığı pul biber, 1 çay kaşığı kişniş, 1 yemek kaşığı çörek otu, sızma zeytinyağı. Kuru domatesleri on dakika sıcak suyun içinde beklettik. Sonra minik minik doğradık. Baharatlar hariç her şeyi robottan geçirdik. Sonra çörek otu ve baharatları ekleyip yoğurduk. Küçük peynir topları yaptık. Üzerine de zeytinyağı gezdirdik.


“Bu toplar aylarca zeytinyağının içinde bekleyebiliyor canım. İstanbul’da mutlaka yap, kahvaltıda harika oluyor.”

“Rakının yanında da enfes olacak Ferzancığım.”


Mezelerimizi bitirdik. Kahve yaptım. Bahçeye geçtik. Annem portakallı kurabiye yapmak için mutfağa girdi. Rüya da arkasından. Anneannem bahçede her zamanki yerindeydi. Divana oturduk.


“Çok özlemişim Dilan ya. İyi ki geldin canım.”

“Ee anlatsana, Çetin arıyor mu?”

“Yok, seyrek arıyor, ben en son biraz sert konuştum. Sadece Rüya’yla konuşuyor.”

“Anlıyorum. Bu masanın üstündeki ne? Günlük mü tutuyorsun?”

“Gibi. İçimi döküyorum. Anneannem ile Adelpha’nın hikâyesini yazıyorum, unutmayayım diye. Öyle şeyler…”

“Harika. Bak, ben geçen gün bir internet yayını keşfettim. Çok iyi yazarlar yazıyor. Yeni yazar arıyorlar. O yazdığın hikâyeyi yollasana.”

“Hadi ya? Şey… Bilmem, olabilir aslında. Sonra göster bana o siteyi. Selim ne yapıyor bu arada?”

“Bir aksilik çıkmazsa birkaç güne gelir. Dersleriyle uğraşıyor. Akademisyenlik bitmeyen bir öğrencilik, biliyorsun.”

“İmreniyorum.”

“Yapma, allah aşkına. Eziyetli çok.”

Rüya o sırada yanımıza geldi. Suratsızdı.

“Ne oldu anneciğim? Neden yüzün asık?”

“Babam ne zaman gelecek?”

“Aa, aşk olsun ama. Kaç defa konuştuk bunu. İzin alınca gelecek dedim ya. Üzülme. Bak, Dilan teyze geldi. Sohbet etsenize biraz.”


Rüya omuz silkerek yanıma oturdu. Başını dizime koydu.


“Anlaşıldı, canımız sıkkın. Tadımız yok. Geldiğimizden beri böyleyiz Dilan teyzesi.”

“Rüyacığım, istersen bisiklete binebiliriz. İster misin?”

“Evet evet evet!”

“Ama sadece yarım saat Dilancığım. Bak, çayı koyuyorum. Kurabiyelerin de eli kulağındadır.”


Dilan’la Rüya bisikletle dolaşmaya gitti. Kurabiyeler yarım saat sonra pişmişti. Çay demlendi. Neyse ki döndüler. Rüya’nın morali iyiydi. Çaylarımızı içerken Dilan bana bahsettiği derginin web sitesini gösterdi. Yazdığım hikâyenin ilk bölümünü ona okutup birkaç düzeltme yaptıktan sonra yolladım.


“Beğenecekler mi bakalım?”

“Bence çok güzel Ferzan. Yayımlamaları lazım yani.”


Heyecanlanmıştım. Artık haber bekleyecektik. Akşam oldu. Bahçedeki masaya mezeleri getirdik. Dünden Girit kabağı da vardı. Soframız zengindi. Rakıyı getirince anneannem bir mâni patlattı.


“Oli mu lêne pos methô ma’ğo krasî dhe pîno. Ena pulâçi me methi çe sto Theo t’afîno. Herkes sarhoşsun diyor ama ben şarap içmiyorum. Bir kuş beni sarhoşluyor onu Tanrı’ya bırakıyorum.”

“İlahi neneki. Sana da koyayım mı bir kupacık?”

“Ağzıma sürmem.”


Güldüm. Konuşurken bir yandan eliyle ağzını kapatıyordu. Rüya yemeğini yedikten sonra odasına, tabletinin başına geçti. Anneannem de içeriye kaçtı. Annem, Dilan, ben kadehleri kaldırdık.


“Hoş geldin, Dilan.”

“İyi ki geldin.”

“Hoş bulduk, sağlığınıza.”


İçtik. Demlendik. Güzelleştik. Ben Ayvalık’ı ne kadar çok özlediğimden söz ettim. Dilan İstanbul’u her geçen gün nasıl da sevmediğinden. Annem ikinci kadehte çocukluğuna gitti. Urla’ya. Adelpha gittikten sonra açılan lokanta günlerine.


“Büyümüştüm artık. Annem’le Adelpha’nın mektuplarını ben yazıyordum. Hayatımız lokantada geçerdi. Ben okula gitmeden önce orada kahvaltı yapardım. Annem sabah erkenden kendine kahve yapardı. Kahvesini içerken hüzünlenirdi, gözleri dolardı. Adelpha’yı özlerdi, anlardım.”

“Anneannem Adelpha’yı hâlâ çok özlüyor, anne be. Ne zaman ismi geçse gözleri doluyor. Çok acı…”

“Keşke görüşebilselermiş. Onca yıl…”


Kadehlerimizi Adelpha için kaldırdık. Büyük nine için, ikidedem için, babaannem ve babam için, Süreyya amcam için… Bütün göçüp gidenler için. Ortam ağırlaşınca kalkıp tableti getirdim. Marika Papagika’dan Manaki Mou’yu açtım. Annem eşlik etmeye başladı. Anneannem içeriden sese geldi.


“Uyumadın mı sen neneki?”


Şarkıyı mırıldanıyordu. Rakıları tazeledim. Nenekiye hangi şarkıyı istediğini sordum. Anneannem Çakıcı’yı söylemeye başladı. Roza Eskenazi’den Çakıcı’yı açtım. Nasıl mutlu oldu. Bir sağa bir sola sallanıp eşlik ediyordu. Bütün gece Ruhi Su’dan Zeki Müren’e, rembetikodan Cem Karaca’ya hep eski şarkıları dinledik.


Dilan’la geç yattık ama sabah dokuz gibi uyandık. Anneannem uyanıktı. Rüya ve annem hâlâ uyuyordu. Dilan’la kahvaltıdan önce birer çay içtik. Sabah serinliğinde bahçede güzel oluyordu. Anneannem de açık bir çay istedi. Çayları tazeledim, Çetin aradı. Bizi özlemiş. İstediği zaman gelebileceğini söyledim. Ayarlayabilirsem filan dedi. Kısa konuştuk.


“Çetin sizi çok özlüyor sanırım Ferzan.”

“Yapabileceğim bir şey yok Dilancığım. Hayat…”


Tableti açtım. Ben özlemiş miydim Çetin’i? Özlem değil, hüzün hissediyordum onu düşününce. Annemlerle iyiydim. Şurada, geleli kaç gün olmuştu ama sanki yıllardır Ayvalık’ta yaşıyor gibiydim. Dün gece sofrada konuştuklarımızı düşündüm. Kadınların hikâyeleriyle çevriliydim. Adelpha’nın, anneannemin, annemin hikâyesi ve Dilan’la benim hikâyem… Okulda tanışmamız, dostluğumuz. Ankara’da üniversite yıllarından sonra İstanbul’da yeniden buluşmuştuk. Dilan öğretim görevlisi olmuştu. Ben mutsuz bir reklam yazarı. Tüm bunları düşünürken e-postamı açmıştım ama hiçbir şey görmüyordum. Dilan uyardı.


“Ferzan, nereye bakıyorsun sen? Dergiden mail var. Açsana hadi.”


Birden kendime geldim. Telaşla tıkladım. Dilan’la birlikte okumaya başladık.


Öykünüzü aldık. Adelpha Hanım ile Perihan Hanım’ın hikâyesini tefrika halinde yayımlamayı düşünüyoruz. Atina’ya gidip Adelpha’nın ailesini bulmaya ne dersiniz? Yol masraflarınızın yarısı bizden. Bir de, Perihan Hanım’ın hikâyesini daha ayrıntılı öğrenebilirseniz harika olur.


Sevinçten çılgına döndüm. Kahkahalarla gülüyorduk. Durdum.


“Anneannem bir şey anlatmıyor ki… Hem ben Atina’ya nasıl gideceğim ya? Gidemem.”

“Neden gidemeyecekmişsin? Baksana, yol parasına destek çıkarız diyorlar Ferzan. Bu, hayatının fırsatı, farkında değil misin?”

“Öyle mi gerçekten. Ya sana inanamıyorum, Dilan.”

Annem gürültümüze uyandı. Eşikte durmuş bize bakıyordu.

“Neler oluyor kızlar?”

“Ferzan’ı Atina’ya gönderiyoruz, İdil teyze.”

“Anlatın bakayım. Nasıl oldu bu?”


Anneme her şeyi en baştan anlattık. Destek oldu, parayı sorun etmememi söyledi. O kadar şanslı hissettim ki kendimi. Hayatın böylesine hızlı değişmesi ve iyiye gitmesi korkuttu bir yandan. İnanamıyordum. Dilan’la dergiye tekliflerini kabul ettiğimi belirten bir e-posta attık. Rüya uyandı. Bir kere de ona anlattık olanları. Atina’ya gidiyordum. Asıl anneanneme izah etmek lazımdı durumu. Oturdum yanına, tane tane anlattım. Önce anlamadı. Anlayınca gözleri doldu. “Torunların yanına?” dedi. Evet, Adelpha’nın torunlarının yanına gidiyordum. Atina’ya göç ettikten sonra neler yaşamışlardı? Ailede kimler vardı? Anneannemin mektupları da orada duruyor muydu? Torunlar neler yapıyordu? Hepsini öğrenecektim. Ve önemli bir şey daha vardı, unuttuğum bir şey. Reklam yazarlığından başka bir şey yapamam derken bir işim olmuştu işte.


Biletleri aldım. Bir hafta sonraya. On gün kalacaktım. Önce Atina hakkında araştırma yapmak istiyordum. Elimde sadece Adelpha’nın evinin adresi vardı. Paleo Faliro’ya gidecektim. İnternetten burasının çoğunlukla İstanbullu Rumların yaşadığı bir yer olduğunu öğrendim. Atina’nın güneybatısında kalıyordu. Nihayetinde komşuya gidiyordum.


Uçuştan bir gün önce Rüzgâr’la İzmir’de buluştuk. Dilan’la beni arabasıyla otobüs terminaline bıraktı. Uçağa binmeyi sevmiyordum. En azından İstanbul’a giderken otobüse binmeliydim. Uçağa İstanbul’dan binecektim. Bir gece Dilan’da kalmam gerekiyordu. Çetin’e haber vermedim. Gece İstanbul’daydık. Dilan’a gittik.


“Selim bu yaz gelemedi Ayvalık’a. Artık kışa gelirsiniz.”

“Sen Atina’dan bir dön de, bakalım sonra nereye gideceksin?”

“Ya, ben de inanamıyorum, biliyor musun? Nasıl bu kadar hızlı oldu her şey?”

“Cesur olduğun için. Pat Ayvalık’a taşındın. Pat hikâyeleri yazdın. Yolladın. Kalbini dinlediğin için her şey güzel gidiyor.”

“Canım ya… Senin sayende oldu biraz. Dergiyi haber vermeseydin… Bana kalırsa ohooo.”

“Hadi, gidişini kutlayalım. Evde pembe değil ama harika bir beyaz şarap var.”


Bütün gece sohbet ettik. En son Ayvalık’a taşınırken böyle heyecanlanmıştım. Bu başkaydı. İçim içime sığmıyordu. Daha önce Çetin’le birkaç defa Avrupa’ya gitmiştik. Bu sefer farklıydı. Hayatımda ilk defa yalnız başıma yurt dışına çıkıyordum. Evi bulabilecek miydim? Adelpha’nın torunları beni nasıl karşılayacaktı? Bir bilinmeze doğru gidiyordum. Dilan telkin etti.


“Kendine güven canım. Yapabilirsin. Seni tanıyorum. Üstelik çok tanıdık gelecek bu gittğin yer sana. Hem tanıdık gelmese bile, bir yerde bir hafta kal, hemen oralı olursun. On günde Falirolu olarak döneceksin. Görürsün bak.”


Bir sonraki bölüm 24 Aralık Perşembe...


Önceki bölümler...


















Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.