Birkaç yıl önce İstanbul’da hareketli bir hayatımız vardı. Evimize her cumartesi akşamı arkadaşlarımız gelirdi. Rakı içmeye. Hafta sonlarımız dopdolu geçerdi. Sabah erkenden Kurtuluş’a gider, Tatos Usta’dan topik alırdım. Üniversiteden dostlarım Neşe ve Dilan sabahtan, Çetin’in iş yerinden arkadaşları akşam gelirdi. Rakı içeceğimiz için mevsimiyse, annemin Ayvalık’tan yolladığı otlarla salatalar, mezeler hazırlardım. Enginar, radika, cibes, turp otu, patlıcan ezme, barbunya pilaki, köz biber salatası… Bütün gün mutfakta geçerdi.


Akşam rakı sofrasında kalabalık olurduk. Ankara’daki öğrencilik yıllarından konuşurduk, iş hayatında yaşadıklarımızdan, memleketin halinden bahsederdik, çocuklarımızdan, geleceğimizden… Daha doğrusu onlar konuşurdu. Ben sohbetin hep sonunu yakalardım. Buz eksik, ara sıcağın fırına verilmesi lazım, rakının yanında çay iyi gider, kavunu kesmeyi unuttuk derken masadan sürekli kalkmak zorunda kalırdım. Yıllar boyunca rakı sofralarından hiçbir şey anlamadım. Ancak rakıyı dışarıda içiyorsak sohbetin tadına varırdım. O da pek sık olmazdı. Çetin illa evinde içmek isterdi. Daha rahat ediyormuş. Bir de yerinden pek kıpırdamazdı. Neşe’yle Dilan yardım ederdi bana. Rakı faslı bitince kadınlar mutfağa doluşur, erkekler kahveleriyle bir köşeye çekilirdi. Yaz mevsimiyse sabaha kadar hep beraber terasta otururduk. Güneşin doğuşunu izlerdik. Sonra herkes evine giderdi. Dilan hariç. Onu bırakmazdım. Öğleden sonra uyanıp güzel bir kahvaltı ederdik. Dilan sinema bölümünde akademisyendi. Her zaman izlediğimiz filmle ilgili bizi şaşırtan ayrıntılardan, kaçırdığımız bir şeyden bahsederdi. Ben de sinemaya bayılırdım. Pazar günleri kahvaltıdan sonra bir başlardık film izlemeye, akşama kadar. Klasik Amerikan sineması, bağımsız filmler, Fellini, Ozu… Film arşivimiz genişti. Rüya bizimle film izlemeye başlar, yarım saat sonra ya uyuyakalırdı ya da odasına kaçardı. Bazen Rüya’ya özel filmler seçerdik. Pixar’ın animasyonlarını, Miyazaki filmlerini severdi. Biz de onunla birlikte aynı filmleri defalarca izlerdik. Akşama doğru Çetin bilgisayarının başına geçer, Dilan’la ben kahvelerimizi alıp sohbete dalardık. Konuşacaklarımız hiç bitmezdi. O akşam kahve içerken Dilan kısık sesle sordu.


“Siz Çetin’le konuşmuyor musunuz?”

“Yoo, öyle bir şey yok aslında ama aramız limonî. Ben küçük odada yatıyorum.”

“Yapma ya… Hissediliyor. Umarım düzelir canım.”

“Boş ver. Daha kahve var, alır mısın?”


Üstünde durmamıştım. Aylardır ayrı uyuyorduk. Alışmıştım. Dilan eski arkadaşımdı. Ona yaşadıklarımı anlatabilirdim ama henüz ne yaşadığımı ben de bilmiyordum.


Yıllarca süren o bunalıma girmeden önce dışa dönük bir hayatım vardı. İş, arkadaşlar, Rüya ve Çetin. Şimdi düşünüyorum da diğer herkesle kendimden daha çok ilgileniyordum. Bütün arkadaşlarımın psikoloğu gibiydim. Bana hemşire lakabını takmışlardı. Dertleşirdik. Ben pek bir şey anlatmaz, daha çok dinlerdim. Aklım erdiğince önerilerde bulunurdum. Her şeyden önce yanlarında olurdum. Hastalandıklarında, moralleri bozuk olduğunda, sevgililerinden ayrıldıklarında, kocalarıyla kavga ettiklerinde yetişen insandım ben. İyi bir dosttum sanırım. Onlar da benim için öyleydi. Toplu halde görüştüğümüz kadar ayrı ayrı da buluşuyorduk. Bazen birbirlerini kıskanırlardı. Aslında sıradan bir hayatım vardı ama kulağım hep başkalarındaydı. Çantamı insanlarla dolduruyordum. Onların hikâyeleriyle.


Neşe, Dilan ve ben üniversitenin ilk günü kayıt sırasında tanışmıştık. Üçümüz de yurda yazılmıştık. Bir sene sonra ev arkadaşı olacağımızı bilmeden nasıl da ürkek konuşmuştuk o gün. Sonra hiç kopmadık. Artık İstanbul’daydık. Kırklarımıza yaklaşmıştık. Neşe çocuk istediğine karar verdi. Hamileydi. Çok da çalışkan bir gazeteciydi. Hamileliğinin son gününe kadar çalıştı. Doğuma bir röportajı yarım bırakıp gitti. Sancı geldiğinde ilk yaptığı iş beni aramaktı.


“Çabuk gel Ferzan, doğuruyorum. Taksideyim. Dilan’ı da ara.”


Neşe’nin kızını babasından önce biz kucağımıza aldık. İsmini üçümüz koyduk. Ada. Bir ada gibi bağımsız, özgür ruhlu, kendine has bir iklimi olsun istedik. Neşe yoğun çalışmasına rağmen buluşmalarımızdan eksik kalmazdı. Ne hava durumuna, ne saate bakar, Ada’yı kapıp yanımıza geliverirdi. Artık meselemiz Ada olmuştu. İshal mi oldu, yeteri kadar emiyor mu, gece iyi uyuyor mu takipteydik. Rüya da çok huzurlu bir bebekti, Ada da.


Dilan çocuk istemiyordu.


“Ben paranoyak, takıntılı, kontrolcü bir anne olurum. Kendimi biliyorum. Yazık olur çocuğa. Dünyada bebek sahibi olacak son kişiyim ben. Siz boş verin beni… Nedensiz bir çocuk ağlaması bile, çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.”


Dilan Rüya’yı da şiirler okuyarak uyutmuştu, Ada’ya da şiir okuyordu. “Şiir sesli okunmaz, bir tek çocuklara.” derdi. Üniversiteden beri şiire meraklıydı. Şiir yazardı. Yayımlatmazdı ama. “Kendim ve arkadaşlarım için yazıyorum.” derdi. Neşe’yle bana okuturdu. Keyfi yerindeyse tabii. Birkaç kadeh de içmişse. Çalışma masasının çekmecesindeki defteri getirir, elimize tutuştururdu. O kanepede sızarken biz Dilan’ın son yazdığı muzır şiirleri okurduk. Şiirlerinden birini ondan habersiz bir dergiye yollayıp yayımlatmıştık. Önce kızmıştı. Sonra hoşuna gitmişti ama belli etmemişti. Asıl biz ona sinirleniyorduk.


“Max Brod gibi arkandan mı yayımlayacağız kızım bunları?”


Pazar günleri evde film izlemeyeceksek Dilan’ı da alır, dışarı çıkardık. Tabii saatlerimiz trafikte geçmesin diye erkenden. Buna rağmen trafiğe takıldığımız olurdu. Karşıya, Caddebostan’a veya Moda sahiline giderdik. Hafta sonları dışarı çıkmak çekilmez bir şeydi. Ben bir reklam ajansında yazarlık yapıyordum. Çetin bütün gün bir plazada çalışıyordu. Finans uzmanıydı. Sadece pazarları boştu. Bazen ben de hafta sonları çalışırdım. Bu köleliği anlamıyordum. İkimizin işinde de rekabet yüksekti. Cumartesi çalıştığımız için bize prim ödemiyorlardı. Son çalıştığım yıl, hafta sonu iş olduğunda gitmemeye başlamıştım. Çetin’e sorduğumda “Herkes çalışıyor.” diyordu. Hayatlarını işe adamışlardı. Çetin hırslıydı. Özellikle son yıllarda işkolik olmuştu. Yükseldikten sonra. İstifa ettiğim için şükrediyordum.


Çetin yine işten geç gelmişti. Rüya arkadaşında kalıyordu. Sabahtan viski içmeye başlamıştım. Sarhoştum.

“Beni terk ettiğinin farkında mısın?”

“Ne terk etmesi Ferzan? Sarhoşsun.”

“Yoksun artık. Hayatımda yoksun. Nefret ediyorum senden. Nefret.”


Ağlayarak Çetin’e vuruyordum. Var gücümle yumrukluyordum. Kafasına, göğsüne, kollarına, nereye denk gelirse. Bir çocuk gibi kızgındım ona. Dövüşmemiz sevişmeye dönüştü. Geceyi bir hayal gibi hatırlıyordum. Sabah uyandığımda Çetin işe gitmişti. Ben yatakta çıplaktım. Başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Uzun zamandır ilk defa sevişmiştik. Tuhaf bir hüzün vardı içimde. Çetin’den uzaklaştığımı hissederken nereden çıkmıştı şimdi bu? Hem artık kocamla sadece sarhoş olduğumda mı sevişir olmuştum? Nedensiz bir suçluluk hissettim. Sanki yapmamam gereken bir şeyi yapmıştım.


Çetin akşam eve döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Onda bir heyecan vardı. Çiçek, pasta ve altın bir küpe alıp gelmişti. Doğum günüm olduğunu unutmuştum oysa. Çok çalışmasına rağmen özel günleri unutmazdı. Yılbaşı, doğum günleri, evlilik yıldönümleri… Hediyesiz gelmezdi. Mutlu olmalıydım. Hayatıma uzaktan bakan birine “Mutsuzum.” desem beni ayıplardı. Birçok kadının istediği her şeye sahiptim. Bir mesleğim vardı. Nezih bir semtte oturuyorduk. Ekonomik durumumuz iyiydi. “Mutlu” bir ailem vardı. Ben ise kendimi yapayalnız ve mutsuz hissediyordum.


Rüya da bana bir doğum günü kartı hazırlamıştı. Çok sevindim. Üçümüz yemek yedik. Pastamı kestim. Küpeler için Çetin’e teşekkür ettim. Akşamdan kalmaydım. Başım ağrıyordu. İyi geceler dileyip küçük odaya geçtim. Çetin yanıma geldi.


“Soda limon içtin mi?”

“Her şeyi denedim. Geçmiyor.”

“Yine mi ayrı uyuyoruz?”

“İyi geceler Çetinciğim.”


Odanın kapısını kapattım. Yalnız kalmak istiyordum. Ne Çetin’le yakınlaşmamız, ne doğum günüm ruh halimi değiştirememişti. Halsizdim. Canım sıkkındı. Üç gündür evden çıkmamıştım. Sadece uyumak istiyordum. Hani o şarkıdaki gibi; uyku, biraz uyku, bütün isteğim buydu.


Ayvalık’ta büyümüş, Ankara’da okumuş, İstanbul’a taşınmıştım. Bu şehirden memnun değildim. Şehir miydi beni daraltan, yaşadığım hayat mı? Yoksa ikisi birden mi?


İstanbul’un güzellikleri yok değildi. Bazen yoğurt yemeye giderdim. Bizim bir kaptan vardı, balıkçı teknesini taksi yapıyordu. Telefonla arıyordum onu, beni Boğaz’ın istediğim kıyısından alıp karşıda istediğim yere bırakıyordu. Arnavutköy iskelesinden biniyor, Kanlıca’da iniyordum. Yoğurdumu yiyip aynı yolla eve dönüyordum. Yine öyle yaptım.


Bu sefer işe yaramamıştı. O gün eve döndüğümde saatler süren bir ağlama krizine girdim. Çıkış yolunu bulamıyordum. Yatağın içine girdim. Büzüştüm. Uyandığımda hastaydım. Ateşim vardı. Rüya daha okuldan gelmemişti. Doktora gidecek halim yoktu. İlaç kutusunu karıştırdım. Ateş düşürücü bir ilaç bulup içtim. Ilık bir duş aldım. Yattım. Uyumuşum. Çetin’in geldiğini bile duymamıştım. Kalktığımda başım ağrıyordu. Çetin beni hasta gördüğünde sinirlenirdi veya görmezden gelirdi.


“Yine mi hasta oldun Ferzan? Hiç iyi bakmıyorsun kendine, bak söyleyeyim.”


Çetin bende annesini görmek istiyordu. Ben şen şakrak, halinden memnun, güçlü, çekip çeviren olduğumda sorun yoktu. Hep iyi olmak zorunda mıydım? Bir başkasının hayatını yaşıyordum. Zorla. Yaşamımda eğreti duruyordum. Sabah içtiğim çayı sanki ben içmiyordum. Giydiğim pijamalar benim değildi. Hayatıma sahip çıkamıyordum. Neredeyse iki yıl olmuştu. Mutsuzluğumun iki koca yılı. Çetin bir ara yanıma gelip “Dilan’la görüşüyor musun?” diye sordu. “Evet, görüşüyorum.” dedim. Bunu duyduğuna sevindiğini, Dilan’ın bana iyi geldiğini söyledi, yattı. Haklıydı ama ona da ihtiyacım olabileceğini düşünemiyordu. Beraber uyumak çözüm değildi. Hediyeler de. Ben gerçek bir iletişim istiyordum. Saatlerce konuşmak, bazen hiç konuşmadan anlaşılmak istiyordum. İnsan anlaşılmak istiyordu. Ben yıllarca insanları anlamaya çalışmaktan, kendimden önce onları düşünmekten yorgun düşmüştüm. Artık güzel şeyleri de görmüyordu gözüm. Bir an halimize üzüldüm. Belki Çetin de yalnız hissediyordu kendini. Bilmiyordum. On üç yıldır evliydik, birbirimizden haberimiz yoktu. Bu çok acıydı.


Öğrencilik yıllarımızı düşündüm. Ankara’da öğrenciyken Çetin eve çıkmıştı. Ben de Neşe ve Dilan’la kalıyordum ama haftanın çoğu günü Çetin’deydim. Neredeyse beraber yaşıyorduk. Ozan diye bir ev arkadaşı vardı. Mühendisti. Mezun olduktan sonra yurt dışına, doktora yapmaya gitti. Onun da bir kız arkadaşı vardı. Genelde evde dört kişi oluyorduk. Temizliği, yemeği hep beraber yapardık. Final dönemlerinde ben kendi evime giderdim.


O zamanlar Çetin’le ortaklıklarımız çoktu. Memlekette olan bitenle yakından ilgiliydik. Ankara’da bizim gibi düşünen insanlarla sokaktaydık. Eylemlere katılıyorduk. Sesimizi çıkartıyor, yan yana duruyor, korkmuyorduk. Bazen keşke Ankara’da kalsaydık diyordum. Keşke hiç İstanbul’a taşınmasaydık. Bu koca şehir yutmuştu bizi. Kaybolmuştuk. Korku içinde yaşayan yalnızlar olmuştuk. Bir yanım sık sık yalnız olmadığını hissetmek, sokaklarda kalabalıklara karışmak istiyordu. Başka bir yanım bu koca şehri, hıncahınç kalabalığı bırakıp gitmek.


Bir sonraki bölüm 9 Kasım pazartesi...


Önceki bölümler...


Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.