Saraybosna: Yavaş yavaş acele et

Bir cadde düşünün, bir çizgiyi geçtikten sonra Osmanlı’dan Viyana’ya adım atmış oluyorsunuz.

Saraybosna: Yavaş yavaş acele et

Saraybosna Başçarşı’daki Sebil’e arkanızı dönüp beyaz taşlı caddeyi yürüdükten sonra bu çizgiye ulaşıyorsunuz. Börekçiler, kuyumcular, köfteciler, otantik ıvır-zıvır dükkanları, şirin kareli pencereler arkanızda kalıyor. Çizgiyi geçtiğiniz anda, Osmanlı şehirden ayrıldıktan sonra Viyanalıların inşa etmeye devam ettiği Ferhadija caddesinde yürümeye devam ediyorsunuz. Oyma heykellerin gözlerini kapadığı binalar, sivri katedral kuleleri, pizzacılar, cafe-barlar başlıyor.

 

Birçok büyük Balkan kenti gibi Saraybosna (Sarajevo) da, Müslüman Boşnakların yoğun olduğu bölgeler ve Hıristiyan Sırpların yaşadığı bölgelerden oluşuyor. Yaşam iç içe devam ediyor etmesine, ama bir köprü ya da bir çizgi geçip kendini başka bir diyarda bulmak her zaman deneyimlediğimiz bir şey değil.

 

Buradaki Bosnalı arkadaşlarımla İstanbul’u konuşuyoruz. “Sizde de köprüyü geçince etraf böyle değişiyor mu?” diye soruyor bir tanesi. Bilemiyorum. İnsan yaşadığı şehre turist gözüyle bakmaya zaman ayırmalı! “İstanbul hep karmakarışık.” deyip geçiştiriyorum.

 

Fotoğraf: Miljacka Nehri

 

Gezip gördüğüm yerleri bildiğim başka yerlere benzetmek gibi lüzumsuz bir huyum var. Başçarşı’ya ilk vardığımda ‘aa eski Üsküdar!’ demiştim. Miljacka Irmağı’nın aktığı, küçük taş köprülerin olduğu bölge de Eskişehir’e benziyor sanki biraz.  

 

Sakin ol, acele et, nehir gibi...

Haziran sonunda geldiğimde her tarafta ıhlamurlar açmıştı, nehir dev bir ıhlamur çayı gibi kokuyordu. 3 günlük ziyaretle yetinmeyip iki ay sonra tekrar geldim Sarajevo’ya. Bugün, bu sefer, onuncu günüm. Şimdiden ‘bildiğim’ şehirlerden biri oldu bile. Boşnakça teşekkür edebiliyor, merhaba diyebiliyor, bazı küçük şakalar bile yapabiliyorum. Ama en çok, Güzel Sanatlar Fakültesi binasının önündeki köprüde yazanlar aklıma kazınıyor: Požuri Polako. Yavaş yavaş acele et.

  

 

Köprü fakülte öğrencileri tarafından tasarlanmış. İlk geldiğimde bu şehre ait bir tavır olarak gözlemlediğim yavaşlık, sakinlik; buraya özgü bir tatlı gibi. Sanatçı öğrenciler, bu köprüyü de ‘yavaş yavaş acele etme’ haline ithaf etmişler. Yavaş yavaş acele etmek, aslında Antik Yunan’dan beri konuşulan bir oksimoron. Latince ‘Festina Lente’ olarak ifade edilen deyimin, ilk kez Erasmus’un yazılarında geçtiği söyleniyor. Ben bu deyişin sırrına Balkanlar’da erişebildim. Özellikle ‘iki yakalı-yedi tepeli’ canım İstanbul’dan çıkıp karşıdan karşıya geçmek üzereyken tüm arabaların durup bana yol verdiği bir şehre gidince, yavaşlamak ne demekmiş öğrenebiliyorum. İnsanlar işlerini bırakıp kahve içmek için zaman ayırabiliyorlar. Aklıma Tekirdağ’da duyup şaşırdığım, çok çiçekli balkonlara ‘Macır (Muhacir) Balkonu’ denmesi geliyor. Balkanlar’da balkon çiçeğine, sardunyaya, petunyaya doyuyorsunuz gerçekten, insanların ellerini toprağa daldırmak için zaman ayırıyor olması bile hayatın nasıl aktığına dair müthiş bir gösterge.

 

Saraybosna gezip görebileceğiniz en turistik Balkan şehirlerinden biri değil. ‘Önemli’ noktaları gezip görecek şekilde plan yaparak seyahat edenlerdenseniz, burası için 3 gün ayırmanız yeterli olacaktır. Katedralleri gezer, müzeleri dolaşır, savaşın izlerini sürer, teleferikle tepeye çıkıp şehre yükseklerden bakar, bosna kahvesi içip čevapi’nizi yedikten sonra gezinizi tamamlayabilirsiniz. Gece hayatını seviyorsanız güzel seçenekleriniz var, yine de kısıtlı.

  

Ama gittiğiniz yerin havasını solumak için seyahat ediyorsanız, Sarajevo’da 3 günden fazlasına ihtiyacınız var. Sokaklarında yeterince yürür, insanlarıyla yeterince muhabbet ederseniz, şehir size Požuri Polako felsefesinin temellerini hediye ediyor. Yavaşça acele etmeyi öğreniyorsunuz. 

 

Savaşın izleri taze, her yerde

1914 yılında şehir henüz Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlıyken ve ismi de Vrhbosna iken, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının sebebi olarak gösterilen Arşidük Franz Ferdinand’ın öldürülmesi olayı da burada gerçekleşti. Miljacka nehri üzerindeki küçük köprülerden birinde gerçekleşen suikast, tüm dünyayı etkileyecek bir savaşa dönüştü.

 

Fotoğraf: Latin Bridge: Franz Ferdinand’ın öldürüldüğü köprü

 

Savaş, Bosna deyince aklıma gelen ilk kavramlardan biriydi hep gidip görmeden önce. Gerçekten de, henüz 23 sene önce yaşanmış bir trajedinin, Bosna Savaşı’nın izleri hala her yerde. Yaralar sarılmış ancak yaşanan acılar unutulmamış.

 

Benim en çok etkilendiğim anıtlardan biri, şehirdeki Veliki Park’ta yer alan heykel. Sanatçı Mensud Keco, bu heykeli gerçek bir sahneden alıntılayarak tasarlamış. Srebrenica katliamı sırasında oğluna Sırp askerlerine teslim olması için bağıran bir babanın heykeli bu.

 

Fotoğraf: Ramo

 

Ramo, oğlu Nermin’e teslim olmalarını söylemiş ama daha sonra ikisinin de Sırplar tarafından öldürüldüğü öğrenilmiş. Bosna’nın doğusundaki Srebrenica kenti ‘güvenli alan’ olarak ilan edilmiş ve BM ağzıyla, Hollanda askerleri tarafından korunacağı vaat edilmişti ancak silah bırakmış 8000’den fazla Boşnak, burada Sırplar tarafından katledilmişti.

 

Şehirde biraz dolaştıktan sonra size savaş yıllarını hatırlatacak bir esere, müzeye veya ize muhakkak rastlıyorsunuz. Toplu ölümlerin olduğu bazı noktalarda yerde kırmızıya boyalı alanlar var. Bazı binaların üzerindeki mermi ve şarapnel izleri hala duruyor.

 

Fotoğraf: Marasal Tito Caddesi’nin arka sokaklarından biri

 

Ferhadija Caddesi ile Marasal Tito Caddesi’nin kesiştiği yerde ise Vječna Vatra / Eternal Flame (Sönmeyen Ateş) anıtı yer alıyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya’nın bağımsızlığını kazanmış olmasının anısına, 6 Nisan 1945’te yakılan bu ateş, günümüze kadar hiç sönmemiş. 90’lardaki savaş zamanında biraz bakımsız kaldığı dönemler olmuş ancak bugün hala yanmaya devam ediyor. Boşnakların, Hırvatların ve Sırpların hep beraber bu savaştan sağ çıkmış olması, bunu kutlaması ve sonra kardeş halkların akıl almaz şekilde birbirini öldürmüş olması ile ateşe bakakaldığımda aklımdan geçenlerden sadece bir kısmıydı...

 

Fotoğraf: Eternal Flame

 

Karanlık-aydınlık şehir

Savaş tarihini bilmeseydim böyle hisseder miydim bilmiyorum ama şehirde karanlık ve aydınlık iç içe geçmiş sanki. İnsanların temkinli yavaşlığı, sokaklardaki o özenli ve düzenli karmaşa bana hem tanıdık, hem de çok yabancı geliyor. Bir şekilde doyamıyorum burada yürümeye, buralılarla sohbet etmeye.

 

Saraybosna gezi önerileri 

Saraybosna’da gezilip görülmesi gereken yerleri keşfetmeniz hiç zor değil çünkü burası o kadar da büyük ve karmaşık bir şehir değil. Katedral, han ve camileri bulup dolaşma işini size bırakıyor, ben bizzat deneyimlediğim ve tekrar gidersem mutlaka uğrayacağım mekanları sıralamayı tercih ediyorum:

 

Fotoğraf: Dzirlo

 

Teahouse Dzirlo (Čajdžinica Džirlo): Bosna’da içebileceğiniz en iyi kahveyi burada içeceğinizi iddia ediyorum! Sahipleri inanılmaz hoşsohbet, kahvenizi büyük bir keyifle ve kendine özgü bir ritüelle servis ediyorlar. Klasik karanfilli-tarçınlı şerbetlerinden tatmayı ihmal etmeyin, bitki çayı seviyorsanız da çay menüsüne mutlaka göz atın. Bu ufacık tefecik mekan, meşhur Sebil’in biraz ilerisinde. Bütün çarşıyı gezdikten sonra dinlenmek için en iyi yer.

 

Buregdžinica ASDŽ: Meşhur Boşnak Böreği yemek için tavsiye edebileceğim tek yer burası. ‘Ispanak’ dediğiniz anda Türk olduğunuzu anlıyorlar ve börek çeşitlerini Türkçe açıklamaya başlıyorlar! Kalabalık bir grupla gittiğimiz için hemen her çeşidinin tadına bakma şansım oldu ve hepsini rahatlıkla tavsiye edebilirim. Yine Sebil’e yakın, Başçarşı içerisinde. 

 

Aščinica ASDŽ: Başçarşı’nın Batı tarafında yer alan restoran, ev yemekleri yiyebileceğiniz ucuz, temiz ve güzel bir yer. Burada da dolma görünce şaşırdığınızda Türkçe servis almanız muhtemel.

 

Dveri: Balkanlarda yediğim en güzel yemekleri burada tattım diyebilirim. Başçarşı’da küçük, çok şirin ve kendine özgü bir mekan. Masa sayısı çok az, o yüzden rezervasyonla gitmek gerekiyor. Fiyatları genele göre biraz fazla ama kesinlikle değiyor.

 

Ćevabdžinica Željo: Meşhur Boşnak köftesi/Ćevapi yemek için gidebileceğiniz temiz ve lezzetli bir mekan.

 

Balkan Ekspress: Burası eski Yugoslavya teması ile dekore edilmiş, genellikle klasik rock çalan, bazı geceler canlı müzik de yapılan küçük, samimi bir bar. Fiyatlar uygun, yerel içkileri rakija ise diğer mekanlarda tattıklarıma göre (neden bilmiyorum ama) daha iyi.

 

Kino Bosna: Curcunalı yerlerde eğlenmeyi seviyorsanız burası tam size göre! Kulüp desem değil, meyhane gibi de değil. Taverna, belki. Gece boyunca canlı yerel müzikler çalınıyor, bir süre sonra herkes masasının çevresinde dans etmeye başlıyor, zaten kimse de yerinde duramıyor. Rezervasyonsuz gittiğim ilk akşam rahat edemeyip koşarak geri çıkmıştım ancak sonraki hafta masamıza yerleştiğimizde inanılmaz eğlendim. Pazartesi günleri en cafcaflı günüymüş; denk getirin, rakija için, mezelerden tadın ve Balkan müziğine doyun!

 

 

Hostel Rajvosa/Eternal Flame: Bahsettiğim Sönmeyen Ateş’in az ilerisinde, Marasal Tito caddesi üzerinde tiyatronun da bulunduğu binada yer alan hostel, gönül rahatlığıyla konaklama için tavsiye edebileceğim çok şirin bir yer. Şehirdeki en uygun seçeneklerden biri, çalışanlar çok güleryüzlü ve mekan hep çok temiz. Şehrin göbeğinde olmasına rağmen sessiz ve huzurlu olması da çok büyük bir artı.

 

Hotel Berr: Başçarşı tarafındaki otel, Türkiye’den gelen misafirlerin sıklıkla tercih ettiği bir yer. Dil engeli yüzünden rahat edemeyeceğinizi düşünüyorsanız burada Türkçe konuşulduğu için rahat edebilirsiniz. Ayrıca birkaç günden sonra hasret kaldığınız klasik Türk kahvaltısı ve mis gibi demlenmiş çay bulabileceğiniz nadir yerlerden biri. Buradaki çalışanlar da çok nazik ve ilgililer.

 

 

Yellow Bastion/Sarı Kale: Başçarşı’dan yürüyerek (dik bir yokuş çıkarak) yaklaşık 20 dakikada gidilen tepedeki kale, Saraybosna’ya neden ‘Sarajevo/Sarayova’ dendiğini anlamak için en iyi yer. Yüksekten şehre bakıp buradaki küçük kafede bir şeyler içebilirsiniz. Dağların ortasındaki şehir gözünüzün önüne serilsin, siz de tepe rüzgarıyla serinleyin ve şehri dinleyin.

 

Yazı ve fotoğraflar: Duygu İslamoğlu

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön