Yazdan kalanlar

Yoğun bir yaz sezonu geçirdik.


Doğadan gelen güçlü mesajlar oldu.


Yaz gelince bir oh demeye, işe güce ara vererek imkânımız olduğu kadar tatil yapmaya, dinlenmeye, yiyip içip eğlenmeye, sosyalleşmeye, doğanın şifasını almaya alışmışız.


Bilhassa baharda yaşadığımız 1 aylık karantinadan sonra, daha da bir açlık ve özlemle girdik bu yaza. Yazın, kapalı mekanlardan çıkıp açık havada olabilmenin bir nebze rahatlığı ile de tam nefes almaya başlarken….


Yavaş yavaş doğanın sesi gelmeye ve yükselmeye başladı.


Temmuz ayı olanca hızıyla, dinamik ve bana kalırsa epey de vahşi bir hal içerisinde akıp gitti.


Yerini ateşe bıraktı. Ateş sözü aldığında, sanki yaşam durdu ve insanların içinde ne varsa ortaya çıktı.


Ateş güçlü ve kadim, arındıran ve dönüştüren bir varlıktır.


Hızla soyar ve olanı çıplak olarak ortaya çıkarır. Temiz bir aynadır.


Hepimiz biliyoruz o dönem ortaya çıkanları. Gerek içimizde gerek dışımızda.


Yaşadığımız ‘ortamı’ çok katmanlı olarak bize bir kez daha gösterdi.



Benim şahsen bünyemde duyduğum, hissettiğim, yaşamımızın derin bir dönüşümden geçtiği ve kapanma ile açılmanın gerçekte ne olduğuna bakmaya davet edildiğimiz.


1,5 yıldır bunun eğitiminden geçsek de kolayca unuttuğumuzu da görüyor ve hatırlatılıyoruz.


Doğa bizi yaşam enerjimizi, dikkatimizi neye harcadığımızı, nasıl harcadığımıza özenle bakmaya çağırıyor.


Doğa dengeyi kurmaya ve korumaya programlı bir canlı. İlahi Zeka’nın vücudu ve ifadesi o.


İhtişamla ve bolluk bereketle hazırlayıp sunduğu besinlerle bizimle her daim iletişimde.


Dışarıda yaşadığımız ekosistem biziz aynı zamanda.


Çok sık duyulan ve artık ezberlenen bir cümle bu. O kadar ki, işitildiğinde etki bile etmiyor artık.


Fakat bu dönem, bilhassa da Pandemi döneminin başından beri, bize okutulan en önemli ders bu bana kalırsa.


Bu dersten kaldığımızda direk sınıfta kalıyoruz. Bundan sonraki diğer tüm konular bu dersin içeriğine bağlı.


Doğayı içten yaşamak.


Doğa bilincine erişmek.


Doğayı duymak ve işleyişinin idrakine varmak.


İçindeki ilahi zekayı görebilmek.



Bilgi 3 aşamalı bir yol izliyor. Veya ‘bilginin 3 boyutu vardır’ diyebiliriz.


İlki teorik bilgi. Yani yalnızca zihnen öğrenilen entelektüel bilgi boyutudur bu.


Burası, bilginin alınarak analiz edildiği ve sorgulandığı boyuttur.


İkinci aşamada bilgi bedene iner ve deneyime dönüşür.


Burası bilginin uygulanarak bedenlendiği, pratiğe döküldüğü boyuttur. Bu boyutta hisler devreye girer. Bilgi bedende hissedilerek deneyim haline gelir. Bu boyuta ulaşıldığında, edinilen bilgi salt zihindeki gibi çabuk unutulmaz. Deneyim oluşmuş olsa da şüphe henüz tam olarak gitmemiştir. Deneyimin tekrar ederek bünyeye yerleşmesine ihtiyaç vardır. Bir bilgi hissedilerek belli bir süre tekrar ettiğinde, etkisi bilinçaltına, hücrelere hatta atom parçacıklarına kadar işler.


Bu noktada üçüncü olan sezgisel veya içsel biliş boyutuna geçilir…


Burası kalbin hatta ruhun alanıdır. Bilginin yanında güven hissi vardır. Bu boyutta sorgulamaya artık ihtiyaç duyulmaz.


Bazı insanlar için bu süreç çok hızlı gelişir. Bazısı için daha yavaş.


Adına evrimleşme denir.


Evet evrimleşme budur.


Bilgiden deneyime, deneyimden bilgeliğe geçiş.



İnsan ırkı olarak bizler, bilgiden deneyime ve oradan da bilgeliğe doğru eşikleri geçmeye davet ediliyoruz.


Yaşadığımız her şey evrimleşmemize hizmet ediyor.



Bilinci gelişmiş kadim kültür ve medeniyetlerin binlerce yıldır insana aktardıkları mesaj budur.


Gezegene ve gezegende yaşayan canlılara hizmet etmek ve faydan dokunsun istiyorsan, önce kim olduğunu, ne olduğunu hatırla.


Bedenini ve ruhunu dinlemeyi bil, öğren.


Sana neye ihtiyacın olduğunu söylüyor. İhtiyacına nasıl ulaşacağını da.


Aklını, bedenini, ruhunu hizala.


Doğaya savaş açan değil doğayı besleyen ve iş birliği yapanlardan ol.


Yaşamın bize sunduğu en kıymetli besin bu bilgi ve onun deneyimi.



Hastalık dediğimiz, ilahi zekanın, yani ruhun beden aracılığı ile kendini ifade ederek hizalanmayı talep etmesidir. O aslında doğa ekosisteminin kurduğu denge ve net bir eve dönüş çağrısıdır.



Yangın, sel, fırtına, deprem gibi doğa olayları da insanları biraz sallayarak, silkeleyerek uyuşup kaldığı konfor alanından çıkmaya, kendi içinde (doğasında) yaşadığı afetleri görmeye, duymaya ve kalbini açarak birbiriyle yardımlaşmaya, yaşamla birleşmeye zorluyor.



Yaşadığımız herhangi bir deneyim içimizde olanı tetikliyor.


Doğa sensin!


Yaşayıp, görüp, duyup tetiklendiğin her şeyi içinde taşımaktasın.



Neyin tetiklediğinden ziyade tetiklenene bak.


Şefkat ve iyileşme orada.



Doğaya hizmet etmek istiyorsan kendini dinle ve izle.


Sorgulayarak değil. Dinle. Doğa sana anlatsın.


Deneyim alanına böyle geçiliyor.


Bilgi bilgeliğe öyle dönüşüyor.



Doğanın mesajı yerine ulaşmış oluyor.



Öz.

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.