Ben artık “çok iyi insan” cümlesini duyduğumda, yalnızca bir iltifat duymuyorum. Biraz da merak ediyorum. Gerçekten iyi mi? Yoksa kimseyi kırmamak için kendini mi kırıyor? Gerçekten anlayışlı mı? Yoksa tepki gösterirse sevilmeyeceğinden mi korkuyor? Gerçekten fedakâr mı? Yoksa yıllardır kendi ihtiyacını en sona koymayı mı öğrendi? Çünkü bazen dışarıdan iyilik gibi görünen şeyin içinde çok başka duygular saklanabiliyor.
Suçluluk.
Reddedilme korkusu.
Onaylanma ihtiyacı.
“Ayıp olur” düşüncesi.
“Beni yanlış anlamasınlar” kaygısı.
Belki de en önemlisi, bir gün “bencil” olarak görülme korkusu.
İnsan bazen kötü olmamak için o kadar uğraşıyor ki kendisine kötü davranmaya başladığını fark etmiyor. Hayatımız boyunca bize iyi olmanın ne demek olduğu anlatılıyor. Paylaş, anlayışlı ol, affet, yardım et, büyüklerine saygı göster, küçüğünü koru, alttan al, idare et… Bunların hepsi elbette çok kıymetli değerler. Ama kimse bize yeterince şunu anlatmıyor: İyiliğin de bir sınırı olmalı. Çünkü sınırı olmayan iyilik, bir noktadan sonra insanı kendinden uzaklaştırabiliyor. Özellikle bizim kültürümüzde bunun çok tanıdık örnekleri var. Bir kadın yıllardır ailesindeki herkesi toparlıyor. Kim hastalansa o koşuyor. Bayramı o organize ediyor. Çocukların sorununu o çözüyor. Anne babasının ihtiyacını o takip ediyor. Eşinin yükünü o hafifletiyor.
Bir gün yorulduğunu söylediğinde ise ilk cümle şu olabiliyor: “Sen böyle değildin.”
Aslında doğru. Belki gerçekten böyle değildi. Belki yıllarca “hayır” demeyen, yorulduğunu göstermeyen, herkesin ihtiyacını kendi ihtiyacının önüne koyan biriydi. Ama değişti. Ya da belki ilk kez kendisini de görmeye başladı. Bazen insanlar sen değiştiğin için değil, artık eskisi kadar kolay ulaşamadıkları için değiştiğini söylerler. Çünkü bir ilişkide sürekli veren tarafsan, vermeyi azalttığın gün karşı taraf bunu hemen hisseder. Ama senin yıllardır ne kadar yorulduğunu aynı hızla fark etmeyebilir. İşte burada çok önemli bir ayrım var: İyi olmakla kullanılabilir olmak aynı şey değil.
Merhametli olmakla her davranışı kabul etmek de aynı şey değil.
Affetmek, yapılanı doğru bulmak değildir.
Anlayış göstermek, sürekli susmak değildir.
Fedakârlık yapmak, hayat boyu kendinden vazgeçmek değildir.
Ama bu sınırlar birbirine karıştığında insanın içinde çok garip bir hesap başlıyor.
“Ben onun için bunu yaptım.”
“Ben yıllardır herkesi düşündüm.”
“Ben kimseyi kırmadım.”
“Ben herkese koştum.”
“Peki neden sıra bana gelince kimse yok?”
Bu cümleleri çok duyuyoruz. Burada genellikle karşımızdaki insanları suçlamaya başlıyoruz. Oysa bazen daha zor bir soruya da bakmak gerekiyor: Biz insanlara, bizimle nasıl ilişki kuracaklarını yıllarca nasıl öğrettik? Her şeye “tamam” dediysen, insanlar senden “tamam” duymaya alışmış olabilir. Her çağrıldığında koştuysan, senin de bir gün gelemeyebileceğini hiç düşünmemiş olabilirler. Hep güçlü göründüysen, birinin sana “Sen nasılsın?” demesi gerektiğini fark etmemiş olabilirler. Bu, karşı tarafın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ama insanın kendi ilişkilerindeki payını görmesi, hayatında çok şeyi değiştirebilir. Çünkü sınır koymak yalnızca başkalarına “buraya kadar” demek değildir. Bazen kendimize de “buradan sonrası benim sorumluluğum değil” diyebilmektir. Ben spiritüellik tarafında en çok bu noktayı önemsiyorum. Çünkü uzun yıllar spiritüellik de yanlış bir yerden anlatıldı.
Hep pozitif ol.
Affet.
Kızma.
Öfkelenme.
Enerjini düşürme.
Herkesi sev.
Her şeyi kabul et.
Oysa insanın iç dünyası bu kadar basit değil.
Bence gerçek spiritüellik, insanın kendisine karşı dürüst olabilmesiyle başlıyor. Birine kızdıysan kızdığını kabul edebilmek. Bir davranış seni incittiyse “Bunda da vardır bir hayır” diyerek üzerini örtmemek. Bir ilişkide tükeniyorsan bunu görmek. Birinin hayatında sürekli kurtarıcı rolüne giriyorsan, neden buna ihtiyaç duyduğunu kendine sorabilmek. Çünkü bazı insanlar yardım etmeyi sevmez yalnızca ihtiyaç duyulmayı sever. Bu ikisi aynı şey değil. İhtiyaç duyulmak insana değerli olduğunu hissettirebilir. “Ben olmazsam ne yaparlar?” cümlesi bazen büyük bir yük gibi görünür ama gizli bir güç hissi de taşır. Herkes sana danışıyorsa, herkes seni arıyorsa, herkesin sorununu sen çözüyorsan kendini vazgeçilmez hissedebilirsin. Ama bu rolün bir bedeli var. Bir süre sonra kendi hayatını yaşamaya zamanın kalmaz. Sonra da içten içe kırgınlık başlar. “Ben herkes için buradayım, kimse benim için burada değil.” Belki de burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben gerçekten yardım mı ediyorum, yoksa herkesin hayatında vazgeçilmez olmaya mı çalışıyorum? Bu soru biraz rahatsız edici olabilir. Ama bazen insanın dönüşümü, rahatlatıcı cevaplardan değil, rahatsız eden sorulardan başlar. Çünkü iyilik bile bazen egomuzun çok zarif bir kılığı olabilir.
“Ben böyle bir insanım.”
“Ben kimseyi yarı yolda bırakmam.”
“Ben kötülük yapamam.”
Bu cümleler kulağa çok güzel geliyor.
Ama insan kendisini yalnızca “iyi insan” kimliğiyle tanımladığında, karşısındakine hayır dediği anda suçluluk yaşayabiliyor. Birine mesafe koyduğunda kendisini kötü hissediyor. Bir daveti reddettiğinde günlerce düşünüyor. Bir aile ferdinin talebini yerine getirmediğinde vicdan azabı çekiyor.
Peki neden?
Çünkü belki de yıllardır kendi değerini şu denklemle kurdu:
Beni seviyorlarsa değerliyim. Benden memnunlarsa iyi biriyim.
İşte bence asıl özgürleşme burada başlıyor. Herkesin senden memnun olması gerekmediğini anladığında. Birinin seni yanlış anlamasının dünyanın sonu olmadığını gördüğünde. Hayır dediğin için seni daha az seven biri varsa, belki de onun sevdiği şeyin sen değil, senin sürekli “evet” diyen hâlin olduğunu fark ettiğinde. Bu noktada sınır koymak bir iletişim tekniği olmaktan çıkıyor. Ruhsal bir olgunluğa dönüşüyor. Çünkü her “hayır” öfkeyle söylenmek zorunda değil. Her sınır kavga çıkarmak zorunda değil. Bazen çok sakin bir şekilde, “Bunu yapamayacağım” dersin. Açıklama yapmadan. Savunmaya geçmeden. Karşındakini suçlamadan. Sonra gelen suçluluk duygusuyla biraz oturursun. Çünkü çoğu insan için zor olan hayır demek değil. Hayır dedikten sonra kendini kötü biri gibi hissetmemektir.
Çocukluğundan beri “uyumlu çocuk” olduysan bu daha da zor olabilir. Evde sorun çıkarmayan sen olduysan… Annen üzülmesin diye sustuysan… Baban kızmasın diye fikrini söylemediysen… Kardeşin üzülmesin diye geri çekildiysen… Bir süre sonra sevgiyle uyumlu olmak birbirine karışabilir. “Beni ancak sorun çıkarmazsam severler.” Bu inanç yetişkinlikte farklı şekillerde devam eder. İş yerinde fazla sorumluluk alırsın. Arkadaşının her derdini saatlerce dinlersin ama kendi derdini anlatamazsın. İlişkinde seni rahatsız eden bir davranışı söylemezsin. Ailende herkesin duygusunu taşırsın. Ve bütün bunları “Ben iyi insanım” diye açıklarsın. Oysa belki de asıl mesele iyilik değildir. Belki sevilmenin bedelini yıllardır fazla ödüyorsundur. Ben iyiliğin bedeli olması gerektiğine inanmıyorum. Gerçek iyilik insanı büyütür. İçinden gelir. Yaptıktan sonra sürekli karşılığını beklemezsin. Ama kendini sürekli tüketiyorsan, içten içe öfkeleniyorsan, “Ben yaptım, o neden yapmadı?” diye hesap tutmaya başladıysan orada biraz durmak gerekir. Çünkü verdiğin şey sevgi olabilir ama verme biçimin sağlıklı olmayabilir. Aynı şekilde sınır koyduğunda karşındaki kişinin üzülmesi de seni kötü yapmaz. Hayatın en önemli gerçeklerinden biri bu: Bazen doğru bir karar, bir başkasını hayal kırıklığına uğratabilir.
Her hayal kırıklığını önleyemezsin. Her kırgınlığı onaramazsın. Herkesin senin hakkında iyi düşünmesini sağlayamazsın. Ve zaten bütün bunları sağlamaya çalışırken kendi hayatından çok büyük parçalar verebilirsin. Belki de olgunluk, herkes tarafından iyi bilinmekten vazgeçebilmekle de ilgilidir. Ben bir insanın iyiliğini artık ne kadar çok verdiğiyle değil, verirken kendisini ne kadar koruyabildiğiyle de ölçüyorum. Çünkü kendisini yok ederek başkasına ışık olmaya çalışan biri, bir gün kendi karanlığında kalabilir. Işığını paylaşmak başka. Kendini yakmak başka. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor. O yüzden bugün “Daha çok hayır deyin” diye bitirmeyeceğim. Hayat bundan daha karmaşık. Sadece sana bir düşünce bırakmak istiyorum. Hayatında yaptığın bazı iyiliklere yeniden bak. Hangilerini gerçekten kalbinden geldiği için yapıyorsun? Hangilerini suçluluk duymamak için? Hangilerini sevilmek için? Hangilerini “Ben olmazsam yapamazlar” düşüncesiyle? Ve hangilerinden sonra içten içe yoruluyor, kırılıyor, kızıyor ama yine de aynı şeyi yapmaya devam ediyorsun? Belki de iyi insan olmak, herkesin yükünü taşımak değildir. Belki iyilik, kendini de o “herkes”in içine dahil edebildiğinde tamamlanır. Çünkü insanın vicdanı yalnızca başkalarına karşı değil, kendisine karşı da çalışmalı. Ve bazen birinin senden memnun kalmaması, sandığın kadar kötü bir şey değildir. Belki de ilk kez, bir başkasını üzmemek uğruna kendinden vazgeçmemişsindir.
Sevgiyle kalın