HTHAYAT
BİRKAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ
Şimdinin gücü ne zaman yazıldı?
Giriş: 07 Ekim 2026, Çarşamba 14:25
Güncelleme: 07 Ekim 2026, Çarşamba 14:25
Nuray Kılınçarslan

Bazen gün bitiyor ve kendi kendime şunu soruyorum: Bugünün gerçekten ne kadarını yaşadım? Sabah kahvemi içtim ama aklım gün içinde yapacaklarımdaydı. Biriyle sohbet ettim ama zihnimin bir tarafı başka bir meseleyi çözmeye çalışıyordu. Bir yere giderken vardığımda ne yapacağımı düşündüm. Akşam olduğunda ise günün nasıl geçtiğini anlamadığımı fark ettim. Aslında çoğumuzun hayatında buna benzer günler var. Yaşıyoruz ama zihnimiz sürekli başka bir zamanda dolaşıyor.

Geçmişte söylediğimiz bir cümleyi tekrar tekrar düşünüyoruz. “Keşke öyle demeseydim.” Gelecekte henüz gerçekleşmemiş bir olayın provasını yapıyoruz. “Ya böyle olursa?” Bugün önümüzde duran insanla konuşurken yarınki toplantıyı, tatildeyken dönüşte bizi bekleyen işleri, güzel bir akşam yemeğinde bile ertesi günün telaşını düşünüyoruz.

Bedenimiz burada.

Zihnimiz başka yerde.

Sonra da huzuru arıyoruz.

Şimdinin gücü aslında yeni değil

Bugün “anda kalmak” dediğimiz kavramı modern dünyanın keşfettiğini sanıyoruz. Oysa insanın şimdiki anla ilişkisi binlerce yıldır Doğu öğretilerinin, özellikle Budist düşüncenin önemli meselelerinden biri. Modern dünyada ise bu düşüncenin geniş kitlelere ulaşmasında Eckhart Tolle’nin Şimdinin Gücü kitabının önemli bir payı oldu. Ama benim için asıl ilginç olan, bu düşüncenin ne zaman yazıldığı değil. Bizim neden bugün buna bu kadar ihtiyaç duyduğumuz. Çünkü belki de insan hiçbir dönemde şimdiki andan kaçmak için bu kadar fazla imkâna sahip değildi. Bir dakika boş kaldığımızda telefonumuza uzanıyoruz. Asansör beklerken ekrana bakıyoruz. Trafikteyken mesajlarımızı düşünüyoruz. Yemek yerken bir şey izliyoruz. Televizyon açıkken bir yandan sosyal medyada dolaşıyoruz. Bir arkadaşımız konuşurken bile masanın üzerindeki telefonun ekranı yandığında gözümüz oraya kayıyor.

Sanki hayatın içinde boşluk bırakmaktan korkuyoruz. Oysa bazen insanın kendisini duyduğu yer tam da o boşluk. Anda kalmak her şeyi unutmak değildir. “Şimdide yaşa” sözü bana bazen fazla kolay söylenen bir cümle gibi geliyor. Çünkü hepimizin geçmişi var. Acılarımız, kayıplarımız, pişmanlıklarımız, özlemlerimiz var. Hepimizin yarına dair sorumlulukları ve kaygıları da var. Faturalar ödenecek, çocukların geleceği düşünülecek, işler planlanacak, sağlıkla ilgili meseleler çözülecek. Dolayısıyla anda kalmak, geçmişi silmek ya da geleceği hiç düşünmemek değildir. Ben bunu daha farklı görüyorum. Geçmişten öğrenirken orada yaşamamak, geleceği planlarken bugünü kaçırmamak. Aradaki fark çok önemli. Çünkü geçmiş bazen bize deneyim verir, bazen de bizi kendine bağlar. Gelecek bazen yönümüzü belirler, bazen de daha gerçekleşmeden bugünkü huzurumuzu elimizden alır.

İnsan zihni garip bir şekilde henüz yaşanmamış acıları bile yaşayabiliyor. Daha olmamış bir konuşmanın kavgasını ediyoruz. Henüz gelmemiş bir sonucun hayal kırıklığını hissediyoruz. Birinin ne söyleyeceğini tahmin edip ona şimdiden kırılıyoruz. Sonra gerçek hayat gelip kapımızı çaldığında ona ayıracak enerjimiz kalmıyor. Hayat hep “sonra”da yaşanmıyor. Yıllar içinde şunu çok fark ettim: İnsan hayatının büyük bölümünü büyük olaylarda değil, sıradan günlerde geçiriyor.

Hayat yalnızca düğünler, tatiller, başarılar, yeni başlangıçlar değil. Sabah evden çıkmadan önce içtiğin çay da hayat. Annenin telefonda anlattığı ve belki yüzüncü kez dinlediğin hikâye de. Çocuğunun sana bir şey anlatmak için odana girdiği o beş dakika da. Eşinle arabada eve dönerken yaptığın sıradan konuşma da. Pencereden içeri giren güneş de. Bunların hiçbirinin üzerinde “Bu an çok kıymetli, dikkat et” yazmıyor. Belki bu yüzden çoğunu kaçırıyoruz. Büyük anların geleceğini beklerken küçük anları önemsiz sanıyoruz. “Şu iş bir bitsin rahatlayacağım”, “Çocuklar biraz büyüsün”, “Bu borç kapansın”, “Şu dönem geçsin”, “Emekli olayım”, “Biraz daha para kazanayım…” Sonra bir hedef bitiyor ve yerine yenisi geliyor. Hayat ise bizim rahatlayacağımız o kusursuz zamanı beklemiyor. Akıp gidiyor. Benim için spiritüellik tam da burada başlıyor. Spiritüellik denildiğinde bazen insanın aklına hayattan uzak, çok büyük kavramlar geliyor. Oysa benim için spiritüelliğin en gerçek taraflarından biri, hayatın içinde ne kadar mevcut olduğumuzla ilgili.

Bir çiçeğe bakıp gerçekten görebiliyor muyuz?

Karşımızdaki insan konuşurken cevabımızı hazırlamak yerine onu duyabiliyor muyuz?

İçimiz sıkıldığında hemen o duygudan kaçmak yerine, “Ben şu anda neden böyle hissediyorum?” diye kendimize yaklaşabiliyor muyuz?

Bence insanın kendi enerjisiyle teması da burada başlıyor. Çünkü enerjimizi yalnızca yaptıklarımız tüketmiyor. Sürekli geçmişe dönmek, gelecekte yaşayabileceğimiz ihtimalleri zihnimizde tekrar tekrar canlandırmak da bizi yoruyor. Bedenimiz bugünün içinde yaşarken zihnimiz üç farklı zamanı aynı anda taşımaya çalışıyor. Bazen “Çok yorgunum” dediğimizde yalnızca fiziksel olarak yorulmuş olmuyoruz. Yaşamadığımız günlerin yükünü de taşıyoruz. Dünün pişmanlığını, yarının ihtimalini, bugünün sorumluluğunu aynı anda omuzlarımızda tutuyoruz. Oysa şimdiki anın çok sade bir özelliği var: Gerçekten müdahale edebildiğimiz tek yer burası. Dünü değiştiremiyoruz. Yarını tamamen kontrol edemiyoruz. Ama şu anda söyleyeceğimiz sözü, vereceğimiz tepkiyi, koyacağımız sınırı, göstereceğimiz sevgiyi seçebiliyoruz.

Ben “şimdinin gücü” dediğimde biraz da bunu anlıyorum. Her an huzurlu olmak zorunda değilsin. Burada önemli bir ayrım yapmak istiyorum. Anda kalmak, sürekli huzurlu olmak değildir. Bazen şu anın içinde öfke vardır. Bazen üzüntü. Bazen korku, belirsizlik ya da yas. Spiritüellik bunların üzerini güzel cümlelerle örtmek değildir. Tam tersine, bazen bulunduğun anın gerçeğine dürüstçe bakabilmektir.

“Şu anda iyi değilim.”

“Şu anda korkuyorum.”

“Şu anda buna kırıldım.”

“Şu anda ne yapacağımı bilmiyorum.”

Bunları kabul edebilmek de anda kalmaktır. Çünkü insan hissettiği şeyi inkâr ettiğinde ondan kurtulmuyor. Sadece kendisiyle arasına mesafe koyuyor. Bu nedenle ben anda kalmayı bir mutluluk tekniği olarak görmüyorum. Daha çok, hayatla aramızdaki mesafeyi azaltmak olarak görüyorum. Güzel olduğunda güzelliğin içinde bulunmak. Zor olduğunda zorluğun gerçekliğini kabul etmek. Ama zihnin bizi götürdüğü her düşünceyi de mutlak gerçek sanmamak.

Belki de hayatı kaçırmak böyle bir şey. Bir gün geçmişe baktığımızda en çok hangi anları özleyeceğimizi bilmiyoruz. Bugün bize sıradan gelen bir pazar kahvaltısı belki yıllar sonra burnumuzda tütecek. Her gün gördüğümüz bir yüzü bir gün görmek isteyip göremeyebiliriz. Şikâyet ederek gittiğimiz bir iş yerindeki arkadaşlarımızı yıllar sonra özleyebiliriz. Bugün bizi yoran çocuk sesleri, bir gün evden çekildiğinde o sessizlik ağır gelebilir. Hayatın tuhaf tarafı bu. Bir anın değerini çoğu zaman o an geçtikten sonra anlıyoruz. Belki şimdide kalmanın asıl anlamı da her saniyeyi olağanüstü yaşamaya çalışmak değildir. Zaten böyle bir şey mümkün değil. Asıl mesele, hayatımızın sürekli başka bir zamanda başlayacağını düşünmemek. Çünkü hayat “bir gün” başlamayacak. Çocuklar büyüdüğünde değil. Daha çok kazandığında değil. Doğru insan geldiğinde değil. Bütün sorunların çözüldüğünde hiç değil. Hayat, bütün eksikleriyle, belirsizlikleriyle ve tamamlanmamış işleriyle şu anda yaşanıyor. Bazen elimizde sıcak bir kahve varken. Bazen trafikte. Bazen sevdiğimiz biri yanımızda konuşurken. Bazen de hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen sıradan bir pazartesi sabahında. Belki de şimdinin gerçek gücü, bize büyük bir sır vermesinde değil. Bir gün özleyeceğimiz hayatın, tam şu anda yaşanıyor olabileceğini hatırlatmasında.

Paylaş:
brush-purple Yorumlar