Bir insanın seni sevmesi, o ilişkinin sana iyi geldiği anlamına gelir mi? Bence ilişkiler konusunda üzerinde en az durduğumuz sorulardan biri bu. Çünkü yıllarca bize sevginin birçok şeyi çözeceği anlatıldı. Seviyorsanız aşarsınız, seviyorsanız affedersiniz, seviyorsanız bir yolunu bulursunuz… Böyle büyüdük. Bu yüzden ilişkide işler yolunda gitmediğinde ilk baktığımız yer de genellikle sevginin olup olmadığı oluyor. “Beni seviyor mu?” diye soruyoruz. Oysa yıllardır insan ilişkilerini gözlemlerken benim aklıma giderek daha fazla başka bir soru geliyor: “Peki bu sevginin içinde sen nasılsın?”
Çünkü bir insan seni gerçekten sevebilir ama sana nasıl iyi geleceğini bilmiyor olabilir. Seni kaybetmek istemeyebilir ama seni dinlemeyi bilmiyor olabilir. Sana çok bağlı olabilir ama kendi korkularını, kıskançlığını, öfkesini, geçmişten taşıdığı yaralarını ilişkinizin içine getiriyor olabilir. Sen de onu seviyor olabilirsin. Yani ortada gerçek bir sevgi olduğu hâlde, ilişkinin içinde iki insan da giderek yorulabilir.
Bence kabul etmekte zorlandığımız gerçeklerden biri bu: Sevgi her zaman yetmiyor.
Bunu söylediğimde bazı insanların hemen itiraz ettiğini biliyorum. “Ama gerçekten seviyorsa değişmez mi?”, “Seven insan bunu yapar mı?” diye soruyorlar. Hayat o kadar siyah ve beyaz değil. İnsan sevdiği kişiyi de kırabilir, sevdiği kişiyi anlamakta zorlanabilir, hatta bazen en çok sevdiği insanın yanında kendi yaralarıyla yüzleşebilir. Çünkü ilişkiye sadece sevgimizi getirmiyoruz; korkularımızı, ailemizden öğrendiklerimizi, terk edilme endişemizi, kontrol ihtiyacımızı, değersizlik duygumuzu ve bugüne kadar kurduğumuz bütün ilişki biçimlerini de getiriyoruz.
İki insan “Seni seviyorum” dediğinde bütün bunlar kapının dışında kalmıyor.
Asıl ilişki zaten bundan sonra başlıyor.
Birbirimize “Seni seviyorum” demek kolay. Zor olan, o sevginin içinde karşıdakine nasıl hissettirdiğimiz. Yanındaki insanın yanında kendin olabiliyor musun? Bir şey seni rahatsız ettiğinde rahatça söyleyebiliyor musun? “Hayır” dediğinde bunun bedelini ödemek zorunda kalıyor musun? Başarını küçültmeden paylaşabiliyor musun? Üzüldüğünde “Yine mi?” denileceğinden korkmadan duygunu gösterebiliyor musun? Yoksa ilişkinin huzuru bozulmasın diye sürekli kendinin bir bölümünü saklıyor musun?
Çünkü bazen dışarıdan bakıldığında hiçbir sorun görünmeyen ilişkilerin içinde insanlar çok yalnız yaşayabiliyor. Kavga yoktur, büyük krizler yoktur, hatta herkes onları “ne güzel çift” diye görür. Ama taraflardan biri yıllardır duyulmadığını hissediyordur. Sürekli idare ediyor, alttan alıyor, açıklıyor, bekliyor ve ilişkinin bozulmaması için kendi ihtiyaçlarını küçültüyordur. Sonra bir gün “Beni sevdiğini biliyorum ama ben neden bu kadar mutsuzum?” diye sorar.
İşte o soru çok kıymetli.
Çünkü ilk kez karşısındaki insanın sevgisini değil, o ilişkinin kendisinde yarattığı duyguyu sorgulamaya başlamıştır.
Ben bir ilişkinin sadece güzel günlerine bakmam. İnsanların birbirleriyle zor zamanlarda nasıl ilişki kurduğuna da bakarım. Çünkü herkes keyfi yerindeyken sevecen olabilir. Asıl mesele kırıldığında ne yaptığıdır. Tartışırken seni aşağılıyor mu? Öfkelendiğinde cezalandırıyor mu? Günlerce susarak seni yok mu sayıyor? Yoksa kızgın olsa bile karşında sevdiği bir insan olduğunu hatırlayabiliyor mu? Bir ilişkiyi güçlü yapan, hiç tartışmamak değildir. Tartışmanın içinde bile birbirinin onurunu koruyabilmektir.
Bence sevginin en olgun hâllerinden biri tam olarak burada başlıyor. “Seni seviyorum” demenin ötesinde, “Seni incittiğim yeri görebiliyorum” diyebilmekte. Haklı çıkmak yerine anlamaya çalışmakta. Özür dilerken arkasına bir “ama” eklememekte. Karşısındaki insanın sınırını reddedilme olarak görmemekte. Kısacası sevginin sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir ilişki kurma biçimi olduğunu anlayabilmekte.
Bir de çok sık karşılaştığım başka bir durum var. İnsan bazen ilişkide yaşadığı yoğunluğu sevginin büyüklüğü sanıyor. Sürekli ayrılıp barışmak, kıskançlık krizleri, saatler süren tartışmalar, ardından gelen büyük özürler ve romantik yakınlaşmalar… İlişki o kadar yoğun yaşanıyor ki sakinlik geldiğinde bir şeylerin eksik olduğu hissediliyor. Hatta huzurlu bir ilişki “heyecansız” bulunabiliyor.
Oysa yoğunluk her zaman derinlik değildir.
Bazen yoğunluk sadece iki insanın yaralarının birbirine sürekli dokunmasıdır.
Benim spiritüel bakışımda da ilişkilerin önemli bir yeri var. Çünkü insan kendini yalnızken tanıdığını düşünebilir ama ilişkide başka tarafları ortaya çıkar. Kontrol ihtiyacın, terk edilme korkun, sınırların, verme ve alma dengen, sevgiye ne kadar izin verdiğin… Bunların birçoğu bir başkasıyla yakınlık kurduğunda görünür hâle gelir. Bu anlamda ilişkiler gerçekten güçlü bir farkındalık alanıdır. Ama burada dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi olduğunu düşünüyorum.
Her acıyı “Bu benim ruhsal dersim” diyerek normalleştirmemeliyiz.
Her kırgınlığı “Bana ayna tutuyor” diye açıklamak zorunda değiliz. Her gitmemiz gereken yerde “Bu ilişki beni dönüştürüyor” diyerek kalmak da ruhsal gelişim değildir. Bazen farkındalık kalmayı değil, sınır koymayı getirir. Bazen sevgi ilişkiyi sürdürmeye yetmez. Bazen iki insan birbirini sever ama birbirine iyi gelmeyi başaramaz.
Bunu kabul etmek sevgiyi küçültmez.
Tam tersine, sevgiyi daha gerçek bir yere koyar.
Çünkü sevginin olduğu her yerde mutlaka birliktelik olmak zorunda değildir. Hayatımızda çok sevdiğimiz ama yanında kendimizi kaybettiğimiz insanlar olabilir. Birini sevmekle onunla sağlıklı bir hayat kurabilmek aynı beceri değildir. Bence yetişkin ilişkilerinde öğrenmemiz gereken en önemli ayrımlardan biri de budur.
O yüzden ilişkine bakarken yalnızca “Beni seviyor mu?” diye sorma. O sorunun yanına birkaç soru daha ekle. Bu ilişkinin içinde kendimi ifade edebiliyor muyum? Daha özgür müyüm, daha tedirgin mi? Kendime olan saygım artıyor mu, azalıyor mu? Sürekli karşımdakinin ruh hâlini kollamak zorunda mı hissediyorum? Yanında büyüyor muyum, yoksa sorun çıkmasın diye giderek küçülüyor muyum? Cevapların hoşuna gitmeyebilir. Zaten insanın hayatını değiştiren cevaplar her zaman hoşumuza gidenler olmuyor.
Bir ilişkinin enerjisini anlamak için bazen karmaşık yöntemlere de gerek yok. O insanla geçirdiğin zamandan sonra kendine bak. Bedenin rahat mı, sürekli gergin mi? Kendini canlı mı hissediyorsun, tükenmiş mi? Konuşmak sana iyi mi geliyor, yoksa her konuşmadan önce cümlelerini hesaplıyor musun? Çünkü bedenimiz bazen zihnimizin aylarca açıklamaya çalıştığı şeyi çok daha önce fark eder. Burada sorumluluğu yalnızca karşı tarafa yüklemeyi de doğru bulmuyorum. Aynı soruyu kendimize de sormalıyız: Ben sevdiğim insana iyi geliyor muyum? Onu gerçekten dinliyor muyum, yoksa sadece bana hak vermesini mi bekliyorum? Onun sınırlarına saygı duyuyor muyum? Kendi korkularımı onun hayatını kontrol ederek mi yönetiyorum? “Seni seviyorum” derken, sevdiğim insanın kendisi olmasına da izin veriyor muyum? Çünkü sağlıklı ilişki iki kişinin birbirinden sürekli bir şey aldığı bir yer değil; iki kişinin de kendisi olarak kalabildiği bir alan olmalı. Bugün ilişkine baktığında senden hemen bir karar vermeni istemiyorum. Kal ya da git gibi büyük cümleler hayatın gerçekliğini çoğu zaman karşılamıyor. Sadece uzun zamandır sorduğun soruyu değiştirmeni istiyorum.
“Beni seviyor mu?” sorusunun cevabını belki zaten biliyorsun.
Şimdi başka bir soru sor: “Bu sevginin içinde ben kim oluyorum?”
Daha huzurlu, daha özgür, daha kendin gibi biriysen bunun kıymetini bil. Ama sürekli kendini açıklayan, küçülten, korkan, bekleyen ve karşı tarafı kaybetmemek için kendinden vazgeçen birine dönüşüyorsan, yalnızca sevginin varlığına değil, o sevginin sende bıraktığı hâle de bak. Çünkü bir ilişkinin gerçek değeri sadece ne kadar sevildiğinle ölçülmez. O sevginin içinde kendinden ne kadar vazgeçmek zorunda kalmadığın da çok şey anlatır.