HTHAYAT
BİRKAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ
Her şeye yetişiyorsun… Kendine geç kalıyorsun
Giriş: 01 Eylül 2026, Salı 14:07
Güncelleme: 01 Eylül 2026, Salı 14:07
Nuray Kılınçarslan

Sabah alarm çalıyor. Daha yataktan kalkmadan el telefona gidiyor. Gece gelen mesajlar, mailler, haberler… Ardından gün başlıyor. Kahvaltı hazırlanacak, çocuk bir yere bırakılacak, işe yetişilecek, telefonlar açılacak, ödemeler yapılacak, markete uğranacak, birinin doğum günü unutulmayacak. Akşam olduğunda yapılması gerekenlerin çoğu yapılmış oluyor. Fakat insanın içinde garip bir his kalıyor: Bugün bu kadar şey yaptım ama ben bugün neredeydim?

Son zamanlarda etrafımda en çok bunu görüyorum. İnsanlar sadece yoğun değil, sürekli yetişme hâlinde. Üstelik yetişmemiz gerekenler artık yalnızca sorumluluklarımız da değil. İyi görünmeye, sağlıklı beslenmeye, spor yapmaya, başarılı olmaya, çocuklarımızla kaliteli zaman geçirmeye, dostlarımızı ihmal etmemeye, dünyada olup biteni takip etmeye çalışıyoruz. Bunların hepsini yaparken huzurlu, dengeli ve mümkünse “anda” olmamız da bekleniyor. İnsan bazen yaşamıyor da kendi hayatının proje yöneticiliğini yapıyor gibi.

Daha tuhafı, bunu çoğu zaman başarı sanıyoruz.

Takvimimiz doluysa önemli olduğumuzu, sürekli bir şeylerle meşgulsek üretken olduğumuzu düşünüyoruz. Boş kaldığımızda ise rahatlamak yerine huzursuz oluyoruz. Bir pazar öğleden sonrası hiçbir şey yapmadan oturmak bazı insanlar için dinlenmekten çok suçluluk sebebi. Hemen zihnin bir köşesinden o tanıdık cümle geliyor: “Hazır vaktin varken şunu da yapsana.”

Böylece dinlenmeyi bile yapılacaklar listesine ekliyoruz. Sanırım çağımızın en büyük yanılgılarından biri burada. Hayatı daha iyi yaşamak için o kadar çok şey yapıyoruz ki, hayatın kendisini kaçırabiliyoruz. Birçoğumuzun dilinde yıllardır aynı cümle var: “Şu dönem bir geçsin…” Şu proje bitsin rahatlayacağım. Çocuk biraz büyüsün kendime vakit ayıracağım. Borçlar azalsın gezeceğim. İşler düzelsin spora başlayacağım. Ev işi tamamlansın arkadaşlarımla görüşeceğim. Biraz daha para kazanayım, sonra gerçekten yaşayacağım.

“Sonra.”

Ne kadar masum bir kelime. Ama bazen bir ömrü içine alabiliyor. Çünkü o beklediğimiz sakin dönem çoğu zaman gelmiyor. Bir mesele çözülüyor, yerine yenisi geliyor. Çocuk büyüyor, başka bir sorumluluk başlıyor. İş bitiyor, yeni iş geliyor. Borç kapanıyor, başka bir ihtiyaç çıkıyor. Hayat hiçbir zaman önümüze tertemiz bir takvim koyup “Her şeyi hallettin, artık yaşayabilirsin” demiyor.

Bunu fark etmek bana hep önemli gelmiştir. Çünkü insanın kendini ihmal etmesi çoğu zaman büyük kararlarla olmuyor. Kimse bir sabah uyanıp “Bugünden itibaren kendi hayatımı ikinci plana atacağım” demiyor. Çok daha küçük vazgeçişlerle oluyor.

Bugün arkadaşımı aramayacağım, işim var.

Bu akşam yürümeye çıkmayacağım, çok yoruldum.

Bu tatili seneye yaparız.

Şimdi sırası değil.

Ben sonra dinlenirim.

Tek tek bakıldığında bunların hiçbirinde sorun yok. Hayat bazen gerçekten sorumluluk ister. Hepimizin ertelemek zorunda kaldığı şeyler olur. Mesele bir akşamı ya da bir tatili ertelemek değil. Mesele, kendini sürekli erteleyen bir hayat biçiminin farkına varmamak.

Özellikle kadınlarda bunu çok görüyorum. Herkesin neye ihtiyacı olduğunu bilen ama kendisinin neye ihtiyacı olduğunu sorunca duran kadınlar… Çocuğun doktor randevusunu, eşinin programını, evin eksiğini, iş yerindeki teslim tarihini ezbere bilen ama en son ne zaman yalnızca kendisi için bir şey yaptığını hatırlamayan kadınlar.

Bu yalnızca fedakârlık meselesi değil. Bazen insan ihtiyaç duyulmaya da alışıyor. Her şeyi çözen, herkese yetişen, güçlü olan kişi olmak zamanla bir kimliğe dönüşüyor. Sonra biri “Biraz da kendinle ilgilen” dediğinde kulağa hoş geliyor ama uygulaması beklenmedik biçimde zor oluyor. Çünkü yıllardır değerini yaptıkları üzerinden kuran biri için durmak, sadece dinlenmek anlamına gelmiyor. Bir anlığına “Ben hiçbir şey yapmıyorsam kimim?” sorusuyla karşılaşmak anlamına da geliyor. İşte bence mesele burada derinleşiyor. Sürekli meşguliyet bazen gerçekten hayatın yoğunluğudur. Ama bazen de insanın kendisiyle baş başa kalmamak için geliştirdiği çok makul bir kaçış biçimidir. Yapacak bir şey her zaman vardır. Bir çekmece düzenlenebilir, bir mail cevaplanabilir, telefon kontrol edilebilir, ertesi gün planlanabilir. Sessizlik geldiğinde ise uzun zamandır üzerini örttüğümüz sorular duyulmaya başlayabilir.

“Ben bu hayattan memnun muyum?”

“Böyle yaşamayı gerçekten ben mi seçtim?”

“Ne zamandır sadece görevlerimi yerine getiriyorum?”

“Ben neyi özledim?”

Bu soruların cevabı bazen yeni bir sorumluluktan daha ağır gelir.

O yüzden insan kendinden yalnızca yoğun olduğu için uzaklaşmaz. Bazen kendine yaklaşmanın ne göstereceğinden çekindiği için de uzak kalır.

Spiritüel çalışmalarda “anda kalmak” çok kullanılan bir ifade. Ben bunun günlük hayattaki karşılığının bazen gereğinden fazla karmaşıklaştırıldığını düşünüyorum. Anda kalmak için hayatın dışında özel bir yere gitmek zorunda değilsin. Çocuğun sana bir şey anlatırken gerçekten onu dinlemek de anda kalmaktır. Kahveni içerken aynı anda beş mesaj cevaplamamak da. Sevdiğin insanın yüzüne bakarken zihninde yarının toplantısını yapmamak da. Çünkü hayat dediğimiz şey, büyük anlardan çok bu sıradan anların toplamı.

Birçoğumuz büyük günleri hatırlıyoruz; düğünleri, doğumları, başarıları, yolculukları… Oysa hayatımızın büyük bölümü sıradan salı sabahlarında, akşam sofralarında, arabada geçen yirmi dakikalarda, bir arkadaşla içilen kahvede, evde açılan bir müzikte geçiyor. Sürekli bir sonraki ana yetişmeye çalışırsak, yaşadığımız anların çoğunu fark etmeden geride bırakıyoruz.

Burada yanlış anlaşılmak istemem. “Her şeyi bırak, sadece kendin için yaşa” demiyorum. Bu da hayatın gerçekliği değil. Sorumluluklarımız var. Çalışmak, üretmek, çocuk büyütmek, ailemize destek olmak, gelecek için çabalamak hayatın parçaları. Benim sorguladığım şey sorumluluk sahibi olmak değil; hayatı yalnızca sorumluluklardan ibaret sanmak. Çünkü insan bir süre sonra çok başarılı biçimde işleyen ama içinde kendisinin giderek azaldığı bir düzen kurabiliyor.

Her şey yerli yerinde oluyor.

Bir tek kendisi hariç.

Belki de bu nedenle bazı insanlar yıllarca bekledikleri hedefe ulaştıklarında düşündükleri kadar mutlu olmuyor. Çocuklar büyüyor. Ev alınıyor. Terfi geliyor. Borç bitiyor. Ve insan ilk kez durduğunda, yıllardır peşinden koştuğu hayatın içinde kendisine ne kadar az yer bıraktığını fark ediyor. Bence gerçek zenginliklerden biri de burada başlıyor: Zamanını sadece zorunluluklarına değil, seni canlı hissettiren şeylere de ayırabilmek.

Bunun büyük bir şey olması gerekmiyor. Bazen yarım saatlik bir yürüyüş, uzun zamandır görmediğin bir arkadaşla kahve, tek başına oturup hiçbir yere yetişmeden içilen bir çay… Küçük görünüyorlar. Ama hayat zaten çoğu zaman büyük kararların arasında kalan bu küçük anlarda yaşanıyor.

O nedenle bu hafta sana yeni bir program, yeni bir hedef ya da yapılacaklar listesi vermeyeceğim. Zaten yeterince listen var.

Sadece şu cümleyi bir yerde yakalamanı istiyorum:

“Bunu da halledeyim, sonra…” Ve o sonranın ne zamandır hayatında olduğunu düşün.

Çünkü hepimizin yetişmesi gereken yerler olacak. Bitmeyen işlerimiz, cevap bekleyen mesajlarımız, çözmemiz gereken meselelerimiz olacak. Hayat hiçbir zaman tamamen sakinleşmeyecek.

Ama bir gün geriye baktığımızda kaç mail cevapladığımızı, kaç işi zamanında yetiştirdiğimizi ya da evin ne kadar düzenli olduğunu hatırlamayacağız.

Daha başka şeyler kalacak.

Kimlerle gerçekten güldüğümüz. Kime sarıldığımız. Hangi sofrada zamanın nasıl geçtiğini unuttuğumuz. Nerede kendimizi canlı hissettiğimiz. Ve bütün koşturmanın arasında kendi hayatımıza ne kadar katılabildiğimiz. Çünkü takvimde boş bir gün bulmayı beklersek, yaşamaya sıra hiç gelmeyebilir. Hayat sana bir gün “Her şey tamam, artık yaşayabilirsin” demeyecek. O izni kendine sen vereceksin. Belki insanın en büyük gecikmesi bir yere geç kalmak değildir.

Kendi hayatına geç kalmaktır.

Paylaş:
brush-purple Yorumlar
ITEM