Bir zamanlar çok istediğin bir şeyi düşün. Belki bir evdi, belki bir araba, belki hayalini kurduğun bir iş. Belki de hayatına girmesi için günlerce beklediğin bir insandı. “Bir gün olsa…” dediğin, olduğunda çok mutlu olacağını düşündüğün bir şey. Sonra oldu. İlk günler heyecanlandın, anlattın, baktıkça mutlu oldun. Aradan biraz zaman geçti ve o çok istediğin şey hayatının sıradan bir parçasına dönüştü.
İnsanın alışma gücü gerçekten şaşırtıcı. Zor zamanlara alışıyoruz, güzel zamanlara da. Bir dönem hayalini kurduğumuz hayatın içinde yaşamaya başladığımızda bile bir süre sonra gözümüz eksik olana kayabiliyor. Dün “Bir gün benim de olsa” dediğimiz şey bugün bize yetmiyor. Hemen arkasından yeni bir hedef, yeni bir istek, yeni bir heyecan arıyoruz.
Son zamanlarda bunu yalnızca sahip olduklarımızda değil, hayatın neredeyse her alanında görüyorum. İnsanlar sıkılıyor. Üstelik eskiden olduğundan çok daha hızlı sıkılıyor. Bir filmi baştan sona izlemek zor geliyor. Bir arkadaşımız konuşurken elimiz telefona gidiyor. Bir yerde sıra beklemek neredeyse tahammül edilemez hâle geldi. Kırmızı ışıkta geçen bir dakika bile doldurulması gereken bir boşluk gibi geliyor. Birkaç saniyelik sessizlik olduğunda ekrana bakıyoruz. Bir video bitmeden diğerine geçiyoruz. Bir haberden başka bir habere, bir görüntüden yeni bir görüntüye…
Sürekli bir şey oluyor ama nedense giderek daha az şey bizi gerçekten etkiliyor. Bence çağımızın en ilginç çelişkilerinden biri bu. İnsanlık tarihinde belki de hiç bu kadar çok uyaranımız, seçeneğimiz ve eğlence imkânımız olmadı. Ama “Çok sıkıldım” cümlesini de hiç bu kadar sık duymamış olabiliriz. Çünkü mesele artık yalnızca neye sahip olduğumuz değil. Dikkatimizin neye alıştığı.
Zihnimiz sürekli yenilikle karşılaştığında sıradan olanın sesini duymak zorlaşıyor. Yeni bir görüntü, yeni bir haber, yeni bir ürün, yeni bir mekân, yeni bir insan… Her şey bize bir sonraki şeyi gösteriyor. Daha bunu yaşamadan ötekine bakıyoruz. Daha satın aldığımız şeyin keyfini çıkarmadan yenisini istiyoruz. Daha tatildeyken bir sonraki tatilin planını yapıyoruz.
Hayatı yaşamaktan çok, hayatın fragmanlarını izliyor gibiyiz. Bunun ilişkilerimize kadar uzanan bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Çünkü sürekli yeniliğe alışmış bir zihin, sevginin doğal ritmini de yanlış yorumlayabiliyor. Bir ilişkinin ilk aylarındaki yoğun heyecan zamanla yerini daha sakin bir yakınlığa bıraktığında, bazı insanlar “Bir şey eksildi” diye düşünüyor. Oysa her sakinlik sevgisizlik değildir.
İlk günkü kalp çarpıntısının yıllar sonra aynı yoğunlukta olmaması, ilişkinin değersizleştiği anlamına gelmez. Bazen sevginin biçimi değişir. Heyecan güvene, merak tanımaya, büyük sözler küçük ama sağlam davranışlara dönüşür. Fakat biz sürekli yüksek duyguya alıştıysak huzuru bile sıkıcılık sanabiliriz.
Aynı şeyi başarıda da görüyoruz. İnsan yıllarca bir pozisyon için çalışıyor. O göreve geldiği gün büyük bir mutluluk yaşıyor. Birkaç ay sonra ise yukarıdaki koltuğa bakmaya başlıyor. Daha çok kazanıyor ama kısa süre sonra o gelir de normalleşiyor. Daha iyi bir eve taşınıyor, birkaç ay sonra mahallenin daha güzel evlerini fark ediyor.
Burada hırsı kötülemiyorum. İstemek güzeldir. Gelişmek, üretmek, yeni hedefler koymak insanı canlı tutar. Sorun daha fazlasını istemek değil. Sorun, yeni olanı istemekten elimizde olanı yaşayacak kadar duramamamız. Çünkü daha fazlasının sonu yok. Her zaman daha güzel bir ev olacak. Daha yeni bir araba, daha yüksek bir pozisyon, daha egzotik bir tatil, daha genç görünen biri, daha başarılı bir başkası… Eğer huzurumuzu bir sonraki seviyeye bağlarsak hayat sürekli varmaya çalıştığımız ama hiçbir zaman varamadığımız bir yere dönüşür. Bence bolluk meselesinin pek konuşulmayan taraflarından biri de bu. Bolluk yalnızca hayatına daha fazlasının gelmesi değildir. Geleni hissedebilme kapasitesidir. Çünkü hayat sana çok şey verebilir ama sen hiçbirinin içinde yeterince kalamıyorsan, sahip olduklarının sayısı artarken yaşadığın tatmin azalabilir.
Bazen insanın yoksunluğu sahip olmadıklarında değil, sahip olduklarıyla temas edememesinde başlıyor. Çok basit bir örnek vereyim. Eskiden uzun zamandır görmediğimiz bir arkadaşımızla karşılaştığımızda saatlerce konuşurduk. Şimdi aynı masada otururken ikimizin de telefonu masanın üzerinde. Sohbet devam ediyor ama dikkatin bir bölümü sürekli başka bir yerde. Bir mesaj geliyor, ekrana bakıyoruz. Bir bildirim düşüyor, gözümüz kayıyor. Fiziksel olarak oradayız ama zihnimizin tamamı orada değil. Sonra eve dönüp “Eskisi gibi sohbetlerin tadı kalmadı” diyebiliyoruz.
Acaba gerçekten sohbetler mi değişti?
Yoksa bizim bir şeyin içinde kalabilme süremiz mi kısaldı?
Bence üzerinde durulması gereken soru bu.
Çünkü hayatın tadını büyük ölçüde dikkatin belirlediğini düşünüyorum. Çok pahalı bir restoranda oturup bütün gece telefonuna bakabilirsin. Dünyanın en güzel sahilinde olup aklından işini geçirebilirsin. Çok sevdiğin insanın yanında otururken başkalarının hayatlarını izleyebilirsin.
Oradasındır.
Ama aslında orada değilsindir.
Spiritüellik denildiğinde çoğu zaman çok büyük kavramlardan konuşuyoruz. Enerji, frekans, bilinç, dönüşüm… Bunların hepsinin kendi içinde bir yeri var. Ama benim için spiritüelliğin çok daha sade bir tarafı da var: Yaşadığın hayatla gerçekten temas edebilmek.
Yediğin yemeğin tadını almak.
Karşındaki insanı gerçekten dinlemek.
Bir yere gittiğinde hemen fotoğrafını çekmeden önce etrafına bakmak.
Güzel bir şey olduğunda onu bir başkasına göstermekten önce kendin hissetmek.
Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor. Ama hayatın büyük kısmı zaten küçük şeylerden oluşuyor.
Bir de şu var: Her şeyi kaydetmeye çalışırken bazen yaşamayı ikinci plana atıyoruz. Güzel bir manzara gördüğümüzde ilk refleksimiz telefonumuza uzanmak olabiliyor. Çocuğumuzun gösterisinde ekrandan bakıyoruz. Konserde şarkıyı dinlemek yerine videosunu çekiyoruz. O anı saklamak istiyoruz; bunda yanlış bir şey yok. Fakat bazen anıyı saklamaya çalışırken anın kendisini kaçırıyoruz.
Belki de bazı şeylerin yalnızca hafızamızda kalmasına yeniden izin vermemiz gerekiyor.
Her güzel anın kanıtı olmak zorunda değil.
Her mutluluk paylaşılmak zorunda değil.
Her deneyim gösterilmek zorunda değil.
Bazı anların tek seyircisi sen olabilirsin.
Ve sanırım hayret duygusu biraz da burada geri geliyor. Daha büyük şeyler yaşadığımızda değil, sıradan sandığımız şeylere yeniden bakabildiğimizde. Çünkü çocukken bizi mutlu eden şeylerin çoğu çok küçüktü. İlk kez gördüğümüz kar, denize girmek, bir dondurma, gece geç saate kadar uyanık kalmak… Dünya değişmediği için heyecanlanmıyorduk. Dünya bize henüz sıradan gelmediği için heyecanlanıyorduk. Yetişkinlikte kaybettiğimiz şeylerden biri belki de bu. Her şeyi biliyormuş gibi yaşamaya başlıyoruz.
Güneş yine doğacak.
O insan yine yanımızda olacak.
Annemizi sonra ararız.
Çocuklarımızla gelecek hafta vakit geçiririz.
O arkadaşımızla nasılsa yeniden görüşürüz.
Deniz seneye de orada.
Sonra hayat bazen hiç beklemediğimiz bir anda bize hiçbir şeyin “nasılsa” olmadığını hatırlatıyor.
İşte o zaman sıradan sandığımız şeylerin aslında ne kadar kıymetli olduğunu anlıyoruz.
Bu hafta sadece bir şeyi fark etmeni istiyorum:
Bir zamanlar sahip olmak için çok istediğin ama bugün artık fark etmeden yanından geçtiğin şeyler neler?
Belki yaşadığın ev.
Belki yaptığın iş.
Belki sağlığın.
Belki sabah aynı masaya oturduğun insan.
Belki yıllarca hayalini kurduğun ama bugün şikâyet ederek yaşadığın hayatın bir bölümü.
İnsan her gün gördüğü şeyin değerini unutmaya çok yatkın.
Ve bazen kaybettiğimizde özlediğimiz şey, olağanüstü olan değil; yıllarca sıradan sandığımız oluyor.
O yüzden ben artık “Hayat neden eskisi kadar heyecan vermiyor?” sorusuna başka türlü bakıyorum.
Belki hayatın büyüsü kaybolmadı.
Belki hayat bize daha az şey sunmuyor.
Belki biz, her şey çok hızlı değişirken bir şeyin karşısında yeterince uzun süre durup hayret etmeyi unuttuk.
Bir zamanlar “Bir gün benim de olsa…” dediğin kaç şey bugün hayatının sıradan bir parçası?
Cevabını hemen verme. Etrafına bir kez daha bak.
Belki de hayat sana daha az şey vermeye başlamadı. Sen, elindekine daha kısa süre hayret etmeye başladın.
Sevgiyle kalın