Herkesin bir arada olduğu bir akşam düşün. Sofrada sohbet ediliyor, birileri gülüyor, ertesi günün planları yapılıyor. Sen de oradasın. Konuşmalara katılıyor, sorulan soruları cevaplıyor, her zamanki gibi davranıyorsun. Seni tanıdıklarını düşünen insanların arasındasın ama içinden geçenleri gerçekten anlatsan kaçının seni anlayacağından emin değilsin. Üstelik kimse sana kötü davranmıyor. Seni seven insanlar var. Yine de o sofrada kendine ait bir yer bulamıyorsun.
İnsan ilişkileri üzerine düşündüğümde beni en çok etkileyen konulardan biri bu. Bir insan nasıl olur da kendisini seven insanların arasında yabancı hisseder? Nasıl olur da yıllarca emek vererek kurduğu hayatın içinde bir gün kendisini misafir gibi görmeye başlar? Bana kalırsa bunun cevabı yalnızlıkta değil, çoğu zaman kendimizden ne kadar uzaklaştığımızda saklı. Çünkü bazen bir yere ait olmak için o kadar çok uyum sağlıyoruz ki sonunda oraya ait olan kişinin gerçekten biz olup olmadığını unutuyoruz.
Bence insanın yaşayabileceği en ilginç yalnızlıklardan biri bu. Etrafında kimsenin olmaması değil, etrafında bu kadar insan varken kendini bir yere koyamamak. Ailenle aynı sofrada otururken konuşulanların dışında kalmak, arkadaşlarınla gülerken aslında anlatmak istediğin başka şeylerin olduğunu hissetmek, yıllardır çalıştığın iş yerinde bir sabah etrafına bakıp burada ne yaptığını sorgulamak… Üstelik ortada büyük bir kavga, ayrılık ya da hayal kırıklığı da olmayabilir. Her şey bildiğin gibidir ama sen artık eskisi gibi hissetmiyorsundur. Böyle zamanlarda insan genellikle çevresini değiştirmesi gerektiğini düşünür. Yeni bir şehir, yeni bir iş, yeni insanlar, farklı bir hayat… Elbette bazen değişiklik gerçekten gereklidir. Fakat her yabancılık hissi bulunduğumuz yerle ilgili değildir. Bazen uzun zamandır sürdürdüğümüz hayatın içinde kendimize ne kadar yer bıraktığımızla ilgilidir. Çünkü insan yalnızca bir yerde yaşamaz. Aynı zamanda kendisinden beklenen rollerin içinde de yaşar.
Ailen seni nasıl tanıyor? Arkadaşların seni hangi özelliğinle anlatıyor? İş yerinde senden ne bekleniyor? Çocukların, eşin, kardeşlerin seni nasıl biri olarak görüyor? Muhtemelen hepsinin cevabı birbirinden farklı. Bir yerde güçlü olman bekleniyor, başka bir yerde anlayışlı. Birinin yanında neşeli, diğerinin yanında çözüm üreten, bir başkasının yanında her koşulda sakin kalan insansın. Bu rollerin hiçbirinde tek başına yanlış bir şey yok. Hepimiz hayatın farklı alanlarında farklı sorumluluklar üstleniyoruz. Sorun, zamanla yalnızca bu rollerden ibaret olduğumuza inanmamızla başlıyor.
Herkesin güçlü bildiği insanın yorulmaya hakkı kalmıyor. Her zaman neşeli olanın mutsuzluğu şaşkınlık yaratıyor. Her sorunu çözen kişinin yardıma ihtiyacı olabileceği kimsenin aklına gelmiyor. Sürekli anlayış gösteren biri, bir gün anlaşılmak istediğinde çevresinden beklediği karşılığı bulamayabiliyor. Ve insan bir süre sonra kendisine şu soruyu sormaya başlıyor: Beni gerçekten tanıyorlar mı, yoksa yıllardır onlara gösterdiğim kişiyi mi tanıyorlar?
Bir topluluğun parçası olmakla, o topluluğun içinde kendin olarak bulunabilmek aynı şey değil. Bir aileye mensup olabilirsin ama düşüncelerini rahatça ifade edemeyebilirsin. Çok sayıda arkadaşın olabilir ama kırılgan tarafını gösterebileceğin kimse olmayabilir. Uzun yıllardır devam eden bir evliliğin olabilir ama hayatına dair değişen düşüncelerini anlatırken anlaşılmayacağından korkabilirsin. Böyle durumlarda insanın çevresinde insanlar vardır. Eksik olan, kendisini olduğu gibi ortaya koyabileceği alandır. Bazen bunu fark etmek yıllar sürüyor. Çünkü uyum sağlamak, hayatımız boyunca öğrendiğimiz en önemli becerilerden biri. Çocukken ailemizin beklentilerine, okulda öğretmenlerimize, yetişkin olduğumuzda çalıştığımız kurumlara ve içinde bulunduğumuz sosyal çevreye uyum sağlamayı öğreniyoruz. Bu beceri sayesinde ilişkiler kuruyor, birlikte yaşamayı başarıyor ve toplumsal hayatın parçası oluyoruz. Fakat uyum sağlamakla kendinden vazgeçmek arasında çok ince bir çizgi var.
İnsan sürekli başkalarının beklentilerine göre hareket ettiğinde bir süre sonra kendi tercihlerini ayırt etmekte zorlanabiliyor. Gerçekten istediği için mi o mesleği seçti, yoksa ailesini mutlu etmek için mi? O arkadaş grubunda bulunmaktan gerçekten keyif mi alıyor, yoksa yıllardır orada olduğu için mi devam ediyor? Yaşadığı hayatı seviyor mu, yoksa o hayatı değiştirmek çevresindeki insanları şaşırtacağı için mi olduğu yerde kalıyor? Bunlar kolay cevaplanacak sorular değil. Üstelik her insanın hayatında bir miktar fedakârlık, uzlaşma ve sorumluluk bulunması son derece doğal. Her istediğimizi her zaman yapamayız. Ancak kendi tercihlerimizi sürekli ertelediğimizde, bir gün kurduğumuz hayatın bize ne kadar ait olduğunu sorgulamamız da şaşırtıcı değil.
Burada beni düşündüren başka bir nokta daha var. İnsanlar bazen değiştiklerinde kendilerini suçlu hissediyorlar. Eskiden keyif aldıkları ortamlardan artık aynı mutluluğu duymuyorlar. Yıllarca önemsedikleri bazı konular anlamını kaybediyor. Öncelikleri, düşünceleri, hayattan beklentileri farklılaşıyor. Ama çevreleri onları hâlâ yıllar önceki hâlleriyle tanıyor. Bir aile toplantısında yirmi yıl önceki davranışların üzerinden tanımlanabiliyorsun. Çocukluğunda içine kapanık biriysen bugün ne kadar değişmiş olursan ol, ailenin gözünde hâlâ aynı kişi olabiliyorsun. Arkadaşların yıllardır her davete katıldığın için bu kez yalnız kalmak istemeni anlayamayabiliyor. Çünkü insanların birbirleri hakkında oluşturdukları düşünceler, her zaman yaşadıkları değişimle aynı hızda yenilenmiyor. Böyle anlarda insanın kendisini anlatması bile zorlaşabiliyor. Eski hâline dönmesi beklenirken yeni hâlini tanımaya çalışıyor. Çevresindeki insanları kaybetmek istemiyor ama kendisini de eskisi gibi yaşamaya zorlayamıyor.
Bence yetişkinliğin pek konuşulmayan taraflarından biri bu. Büyümek yalnızca yaş almak, sorumluluk üstlenmek ya da hayat kurmak değil. Bazen yıllardır ait olduğun çevrelerin içinde değişen kendine yeniden yer açmaya çalışmak. Ben spiritüelliği, insanın hayatından uzaklaşması değil, kendi gerçeğine yaklaşması olarak görüyorum. Bir insanın enerjisini yalnızca ne kadar neşeli, pozitif ya da hareketli olduğuyla değerlendiremeyiz. Bazen bir ortamda hiçbir sorun yaşamadığın hâlde eve döndüğünde kendini tükenmiş hissedersin. Çünkü bütün akşam söylediklerini tartmış, tepkilerini kontrol etmiş, aslında istemediğin konulara katılmış, kendini anlatmak yerine anlaşmazlık çıkmasın diye susmuşsundur. O ortamda fiziksel olarak bulunmuş ama kendin olabilmek için sürekli çaba harcamışsındır. Benim için enerjinin önemli bir boyutu da insanın kendisiyle ne kadar uyum içinde yaşadığıdır. Düşündüklerimiz, hissettiklerimiz, söylediklerimiz ve yaptıklarımız birbirinden sürekli uzaklaşıyorsa bunun ağırlığını gündelik hayatımızda hissedebiliriz. Dışarıdan bakıldığında uyumlu bir hayat sürerken içimizde huzursuzluk yaşamamızın nedenlerinden biri de bu olabilir. Bunu mistik bir açıklamayla sınırlamıyorum; insanın kendisine karşı ne kadar dürüst yaşayabildiğiyle de ilişkilendiriyorum. Üstelik bazen ait olmadığımızı düşündüğümüz yerler bize kendimizle ilgili önemli şeyler gösterir. Bir ortamda sürekli sessiz kaldığımızı fark etmek, aslında söylemek istediğimiz ne kadar çok şey olduğunu anlamamızı sağlayabilir. Bir ilişkide hep aynı sorumluluğu üstlendiğimizi görmek, yıllardır neden yorulduğumuzu açıklayabilir. Bu farkındalık her zaman bulunduğumuz yerden ayrılmamız gerektiği anlamına gelmez. Bazen o yerde var olma biçimimizi değiştirmemiz gerektiğini gösterir.
İnsanın kendi gerçeğine yaklaşması, çevresindeki herkesi geride bırakması demek değildir. Tam tersine, kendisini daha iyi tanıdıkça başkalarıyla daha dürüst ilişkiler kurma imkânı bulabilir. Yıllardır her şeye evet dediği birine ilk kez hayır diyebilir. Her zaman güçlü göründüğü bir arkadaşına zorlandığını anlatabilir. Ailesinin kendisinden beklediği kişiyle bugün olduğu insan arasındaki farkı konuşabilir. Elbette herkes bu değişimi aynı anlayışla karşılamayabilir. Bazı ilişkiler yeni hâlimize uyum sağlar, bazıları zorlanır. Fakat gerçek yakınlığın önemli özelliklerinden biri de karşımızdaki insanın değişmesine alan tanıyabilmektir.
Sevdiğimiz insanların yıllar boyunca aynı düşüncelere, aynı hayallere ve aynı ihtiyaçlara sahip olmasını bekleyemeyiz. Onları gerçekten tanımak istiyorsak yalnızca geçmişte kim olduklarını değil, bugün kim olduklarını da merak etmeliyiz. Aynı yaklaşımı kendimize de göstermemiz gerekiyor. Çünkü bazen bir yere ait hissedemediğimizde hemen kendimizde bir sorun arıyoruz. Neden diğerleri kadar mutlu değilim? Neden herkes burada rahatken ben huzursuzum? Neden eskiden sevdiğim şeyler artık bana aynı duyguyu vermiyor? Oysa değişen ihtiyaçlarımızı fark etmek her zaman bir sorun olduğu anlamına gelmez. İnsan hayatının farklı dönemlerinde farklı şeylere ihtiyaç duyabilir. Yirmili yaşlarında heyecan duyduğu bir yaşam biçimi, kırklı yaşlarında ona uygun gelmeyebilir. Bir zamanlar kalabalıkların içinde mutlu olan biri, ilerleyen yıllarda daha sakin ilişkileri tercih edebilir.
Burada önemli olan, her değişimi bir kopuşa dönüştürmeden önce kendimize ve çevremize yeni bir ilişki kurma fırsatı tanımak. Bir de aidiyeti yalnızca başkalarının bizi kabul etmesine bağladığımızda gözden kaçırdığımız bir gerçek var. Bazen bulunduğumuz yerde kendimiz olabileceğimiz hâlde, kabul edilmeme korkusuyla bunu denemiyoruz. Karşımızdaki insanların nasıl tepki vereceğini bilmeden onların adına karar veriyoruz. Yanlış anlaşılmamak için susuyor, eleştirilmemek için tercihlerimizi saklıyoruz. Sonra da kimsenin bizi gerçekten tanımadığından yakınıyoruz. Oysa tanınmak, bir ölçüde kendimizi göstermeyi de gerektiriyor. Elbette her ortam bunun için güvenli olmayabilir. Ama güven duyduğumuz ilişkilerde bile sürekli kendimizi saklıyorsak, başkalarının bizi anlaması için gerekli fırsatı onlara vermemiş oluyoruz.
Bence aidiyet duygusunu değerli yapan şey tam olarak bu karşılıklılık. Bir yandan olduğumuz hâlimizle kabul edilmek isterken diğer yandan kendimizi tanıtmaya, değişimimizi anlatmaya ve karşımızdaki insanın değişimini anlamaya da istekli olmalıyız. Bugün hayatına şöyle bir bakmanı istiyorum. Gününün büyük bölümünü geçirdiğin yerlerde ne kadar kendinsin? İnsanlarla bir aradayken gerçekten düşündüklerini söyleyebiliyor musun? Yorulduğunda bunu anlatabiliyor, istemediğin bir şeye hayır diyebiliyor, değişen hayallerini paylaşabiliyor musun? Daha da önemlisi, hayatındaki insanlara aynı özgürlüğü tanıyor musun? Çünkü bazen kendi hayatımızda yabancı gibi hissetmemizin nedeni çevremizdeki insanların bizi tanımaması değildir. Yıllardır sürdürdüğümüz düzenin içinde hem kendimizin hem de birbirimizin değiştiğini görmeyi ihmal etmemizdir.
İnsan her zaman yeni bir şehirde, yeni bir evde ya da yeni insanların arasında aradığı aidiyeti bulamayabilir. Bazen yıllardır yaşadığı evin salonunda, ailesiyle aynı sofrada ya da eski bir dostuyla yaptığı ilk dürüst konuşmada yeniden ait hissetmeye başlayabilir. Benim için aidiyet, herkesin seni sevmesi ya da her ortamda kabul görmen değildir. Herkesle aynı düşünmek, bütün beklentileri karşılamak veya hiç anlaşmazlık yaşamamak da değildir.
Aidiyet, kendin olmaktan vazgeçmeden bir başkasıyla bağ kurabildiğin yerde başlar.
Ve insanın hayatında bazen en büyük değişim, yaşadığı yeri değiştirmesi değil; yıllardır yaşadığı yerde ilk kez gerçekten kendisi olarak bulunabilmesidir.