HTHAYAT
BİRKAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ

Bugün artık sürekli hisseder olduğumuz ama adını pek sık dile getirmediğimiz bir duygu olan "şüphe"den bahsedeceğim. Şüphe, en basit haliyle "inanmama" halinin, en karmaşık ve patolojik biçimde de "paranoya"nın temelindeki duygudur.

Bu yazıda patolojik bir durum olan paranoya versiyonunu değil, hepimizin yaşamında çeşitli seviyelerde hissedebileceğimiz temel şüphe duygusunu ele almak istiyorum. Yazının başlığında da belirttiğim gibi, şüphe de aynı akrabası "kaygı" gibi azı karar çoğu zarar nitelikte bir duygudur. Az miktarda hissedildiğinde, hayatta kalma içgüdümüze paralel olarak kendimizi tehlikelerden korumaya yönelik motive oluruz. Gördüklerimizi veya duyduklarımızı hemen tek ve kesin gerçek olarak kabul etmeyiz; biraz daha destekleyici veriye ihtiyaç duyarız. Bu tür durumlarda "sezgi" gibi işlev gören şüphe, algılama becerimizin keskinleşmesine yardımcı olur. Hissettiğimiz şüphe sayesinde, gözümüz kulağımız daha açık olur, daha fazla bilgi toplarız ve zihinsel becerilerimizi de kullanarak elimizdeki verileri değerlendirip bir sonuca varırız. Vardığımız sonuç (inanç, düşünce, kanaat, vs.) bizde güven duygusunu uyandıracak nitelikte ise şüphe ortadan kaybolur.

Ancak en başta duyduğumuz şüphenin bizi çıkardığı yolda topladığımız veriler, giderek içimizde negatif duygular (huzursuzluk, kaygı, hayal kırıklığı hatta öfke) uyandırmaya başlıyorsa yine hayatta kalma içgüdümüze paralel olarak "kaçma" veya "savaşma" moduna doğru hazırlanmaya başlarız. Çünkü hoşumuza gitmeyen verilerin uyandırdığı duygular, bizi güvende olma durumundan uzağa (tehlikeli bölge) doğru sürükler ve beynimizdeki acil durum alarm merkezi tetiklenmiş olur.

Bu üç duyguyu tabanı çok kısa, iki kenarı çok daha uzun bir ikizkenar üçgen gibi düşünebilirsiniz. En tepedeki uç, "güvenli alan"dır. Tabandaki birbirine yakın iki uç ise "şüpheler" ve "kaygılar" bölgeleridir. Şüpheler ve kaygılar, birbirlerini rahatça besleyebilecek kadar yakındır. Ancak bu sarmaldan kurtulup güvenli alana ulaşmak, dik bir yokuştan azimle yukarı doğru tırmanmayı gerektirir.

Yaşam boyu karşılaştığımız birçok ortama ve kişiye karşı şüphe veya kaygı duymak, bizi tehlikeli olabilecek durumlara karşı daha mesafeli bir duruşta kalmaya teşvik eder. İlk başta uzakta durup izleriz, şüphemize veya duyduğumuz kaygıya dair sağlamalar yapmaya başlarız. Bize güven vermeyen tam olarak nedir? Bu duygumuzu doğrulayacak somut veriler var mıdır yoksa benzer durumlarla daha önce karşılaştığımızda olumsuz deneyim yaşadığımız için mi bu duyguya kapılıyoruz? Bakış açısına ve yaşam deneyimlerine güvendiğimiz bir yakınımızla bu duyguyu ve söz konusu ortamı/kişiyi konuşabilir miyiz? Bütün bu soruların cevaplarını ararken elde ettiğimiz veriler, bizi ya yavaş yavaş tepeye doğru yokuşu tırmanmaya ya da şüphe-kaygı aksından hiç ayrılmamaya yönlendirir.

Sağlıklı bir ruh halinde insan, genelde bu üçgenin tepesinde bulunur. Ancak zaman zaman huzursuzluk yaratan bir olayın/kişinin/ortamın niteliğine pararlel olarak tabandaki iki uçtan birine doğru alçalmaya başlar. Yukarıda tarif ettiğim süreç boyunca yaşananlar, insanın yaşamı boyunca birçok kez tekrarlandığında bu üçgenin hangi bölgesinde konumlandığımız da aşağı yukarı belli olur. Toplam yaşam deneyimlerinde genellikle tekrar güvenli alana doğru tırmanmaya elverişli koşullar ağır basıyorsa, içsel bir huzur ve soğukkanlılık standart ruh donanımına dahil olur. Ancak eğer yaşam boyu edenilen deneyimler, genellikle şüpheleri ve kaygıları doğrulayacak nitelikte verilerle pekiştiyse huzursuzluk ve güvensizlik o kişinin ayrılmaz bir refakatçisi haline gelir. Bazen kişinin kendisi ne kadar çaba gösterirse göstersin, yaşam koşulları bir süre sonra tırmanma motivasyonunu tüketir ve en güvenli hayatta kalma biçimi şüpheyi ve kaygıyı elden bırakmamak olur. Umarım, herkes için yaşam koşulları bu üçgenin tepelerine yakın var olmaya olanak verecek nitelikte olur...

Paylaş:
brush-purple Yorumlar