HTHAYAT
BİRKAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ

Yakın zamanda 3 yıl (2022 - 2024) arka arkaya "Dünyanın yaşanabilir en iyi şehri" seçilen Viyana'daydım. 2025'te birinciliği Kopenhag'a kaptırmışlar ancak Viyana'yı "yaşanabilecek en iyi şehir" yapan özelliklerini kaybettiği pek söylenemez. Bu seçimde etkili olan kriterler elbette bilimsel olarak ölçülebilir olan toplu taşıma hizmetleri, barınma olanakları, yeşil alanların fazlalığı, sosyal ve kültürel yaşam olanakları ve havanın temizliği gibi sosyal ve altyapısal kriterler... Kopenhag'da hiç bulunmadım ama birçok kez Viyana'da bulunmuş hatta orada yaşamış biri olarak, orada bu olanakların çok ileri seviyede olduğunu söyleyebilirim. Ancak bence bu şehrin bunca yıldır "yaşanabilecek en iyi şehir" seçilmesini sağlayan başka bir etken daha var: Şehrin orada bulunan insanlara verdiği, saygı sınırlarını aşmayan seviyeli bir özgürlük hissi...

Belki de içinde yaşadığım coğrafyada en çok aradığım, giderek yok oluşunu izlediğim bir durum olduğu için son gidişimde şehrin bu havası daha çok dikkatimi çekti. Bizimki gibi ülkelerde özgürlük kavramı çok görecelidir, tarifi zordur, yazarken veya konuşurken adeta desturla kullanırız. Doğuştan itibaren doğal olarak hissetmemiz gereken ve zaman içinde dozunu/ayarını öğreneceğimiz, özünde içimize ferahlık vermesi gereken bir duygu, büyüdükçe elimize ayağımıza dolaşır hale gelir. "Ay çok güldük, başımıza bir şey gelmesin" deyişindeki gibi fazla özgür hissetsek utanıp kaygılanırız; az hissetsek boğulacakmışız gibi gelir, öfkeleniriz, kadere küseriz... Bize özgürlük, hep bir şeylerin gölgesinde tattırılır; tam olarak ne kadarını talep etmeye hakkımız olduğundan pek emin olamayız. Kaygı ve öfkenin gölgesinde bir özgürlük hissi ile yaşamaya çalışırız.

Bütün Avrupa'yı kavuran sıcaklarla boğuşan ve aslında bu yüksek derecelere hiç de alışkın olmayan Viyana halkını bu şartlar altında görünce dikkatimi çekti; hiç öfkelenmiyorlar... Herkes kendince bir baş etme yöntemi bulmuş, evliya sabrı gibi bir duruşla güneş batana kadar dayanmaya çalışıyor. Kimse "sıcak başıma vurdu", vs. gibi gerekçelerle birbirine saldıracak yer aramıyor, metroda arıza olduğunda bile zaten minimumda çalıştırılan havalandırmalara rağmen insanlar vagonda sabırla bekliyor hatta kapıları açık görüp daha da binmeye çalışanlara yer açıyorlar... İnanılır gibi değil!!!

Bir psikolog olarak, kendimce bu evliya sabrının, hoşgörünün, dayanıklılığın nereden kaynaklandığına bir açıklama bulmaya çalıştım. Vardığım sonuç şu oldu: Bu insanların en temel varoluşsal ihtiyaçları yeterli derecede karşılanıyor olmalı ki, yaşamı zorlaştıran engeller karşısında bu duruşu sergileyecek güçleri oluyor. Sağlam bir zeminde, güvende ve korunuyor olduğunu bilmek, ileri doğru adım atmanın birinci şartıdır. Bu insanlar bunu biliyor; kaliteli bir yaşam için ödedikleri vergi karşısında neyi talep edebileceklerini ve buna kimsenin itiraz edemeyeceğini, kimsenin yaşam alanına saygısızlık yapmadan kendi yaşam tarzlarını özgürce yaşayabileceklerini, yolunda gitmeyen tüm kamu hizmetleri için yetkililerin bir açıklama yaparak durumu düzeltmeye ve herkesin refahını yeniden sağlamaya çalışacaklarını biliyorlar. Hem kendilerine hem de sisteme güveniyorlar. Hem birey hem de toplum olarak aynı sistemin parçası olduklarını hissediyorlar ve bu güçlü bağın onları daha yüzyıllarca taşımaya muktedir olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla aşırı sıcaklar, soğuklar, sel felaketleri, yangınlar, vs. gibi doğal felaketler onlar için yaşamın doğal bir parçası; öyle ya da böyle baş edilebilecek geçici bir durum oluyor.

Bizimki gibi coğrafyalarda herhangi bir doğa olayı, ayağımızın altında olup olmadığından emin olamadığımız bir varoluş zemininin komple kayıp gitmesi anlamını taşıyor. Zaten hep endişeli ve öfkeliyiz; düşündüğümüzü söyleyemiyoruz, doğayı ve içindeki canlıları korumaya çalışırken özgürlüğümüzden olabiliyoruz, insan olmanın temel özelliklerini tam olarak yaşayamıyoruz ve içimizdeki ruhsal basınç seviyesi bireysel ve toplumsal düzeyde giderek artıyor. Üstüne bir de insanlığı varoluşunun gerçek kırılganlığı ile yüzleştiren doğa olayları gelince, arızalı düdüklü tencere gibi patlıyoruz.

Sonuçta, temel hak ve özgürlüklerin insan onuruna yakışır biçimde deneyimlendiği ülkelerdeki yaşama gücü ile bizdeki "hayatta kalma çabası" çok farklı seviyeler... Darısı başımıza diyorum...

Paylaş:
brush-purple Yorumlar