“Her işin temelinde iyi bir hikaye vardır.
İnsanlar sadece iyi hikayeleri dinler.
Sevdiklerini de başkalarına anlatırlar. Yayarlar…”
Uzun zamandır iyi bir hikaye okumamıştım sanırım. Uzun zamandır, kurgu bir kitabın sonuna kadar gidecek motivasyonum olmamıştı.
Temmuz başında oğlumla Ege’de bir adaya birkaç günlük tatile gidecektik. Yapacak hiçbir işimiz olmayacaktı, denize girmek ve dinlenmekten başka. Ne okusam diye düşünürken baktım, gazeteciliğe yeni başladığım zamanlardan çok sevdiğim bir arkadaşım (Yenal Bilgici) bir roman yazmış: “Kuşlar İçin Ağaçlara Konma Kılavuzu”… İlginç bir isim koymuş kitaba. Denemeye değer. Başladım okumaya.
Kuzgun ile Serçe’nin hikayesi bu. Kuşların değil, kuş isimleri taşıyan bir delikanlı ve bir genç kadının hikayesi. “İşte yine olmuştu. Sıradan bir adam, sıradışı güzellikte, tatlılıkta bir kadını sevmişti…” Aslında bu cümle kitabı anlatmaya yeter. Tabii aşk dediğimiz, hayat dediğimiz şeyi anlatmak için bir cümle yeterli olabilirse…
Bir süper kahramanlığı olmayan insanların, şaşaasız hayatların, o hayatlarda birbirine örülen tesadüflerin sade ve görkemli hikayesi bu. Umudu bulup bulup kaybetmenin, aşkı bulup, kaybetmenin onu ararken kendini bulmanın, genç olmanın sonsuz ihtimaller içinde yüzmenin, aşkı bulduğunda kaybedebilme lüksüne sahip olduğunu sanmanın hikayesi, diye okudum ben.
Denize 5 metre uzaklıkta, bir ada evinin balkonunda başlıyorum okumaya. Uzun uzun denize baktığım, seyrettiğim, boşlukta asılı kaldığım günlerin içinde… Uzun süredir kavgalı olduğum İstanbul’dan uzaklaşabilmek için epey emek etmişim ya, ne fayda: hayat bana, edebiyat bana, kitap bana Temmuz ayında, Ege Denizi’nin kıyısında otururken İstanbul’u özletiyor.
İstanbul’un o en çekici, en gizemli, en derinlikli, insanın içine sızan ve bir daha da dışarı çıkmayan taraflarını ince ince işlemiş sözcükleriyle:
“İstanbul’un sizi büyülemesini isterseniz, Ayasofya’ya ya da Boğaz’a gidersiniz. İstanbul’da huzur bulmak isterseniz, sabah vakti Süleymaniye’nin avlusuna gidersiniz. İsteğiniz İstanbul’la flört etmekse, gideceğiniz adres Büyük Valide Han’dır… Burası İstanbul’un sıfır noktasıdır. Haliç, Galata, Sarayburnu ve Boğaz ayaklarınızın altındadır. Buradan bakan kişiye, hayatı İstanbul’la birleşmiş gibi gelir. Buradan bakan kişi, bu şehrin ne olduğu, kim olduğu bilmecesinin cevabına bir adım daha yaklaşmıştır.”
Uzun süredir yazarlıkla ilgili soru işaretleri var kafamda. Yapay zekanın her şeyi yapabildiği şu devirde insan tarafından yazılmış metinlerin ve bir meslek olarak yazarlığın ne kadar geçerli olacağı, ne kadar gerekli olacağını düşünüp duruyorum. Hatta biraz umudum kırılmış gibi bu konuda. Yazsak ne olacak, yazmasak ne olacak, kıvamında düşüncelerim.
“Sen kitap okuyor musun? Okuyorum. Herkes kitap okur. Okumaz, dedi Calico. Çok az insan okur. Daha da azı okuduğunu anlar. Daha da azı anladığını anlar. Sen hangisisin?” diye soruyor Yenal, kitabın yan karakterlerinden birinin ağzından. Hoşuma gidiyor bu. Okumak, okuduğunu anlamak, okumaktan yazmaktan zevk almak hala bir yerlerde birilerinin kafasında yer tutuyor, diye düşünüyorum zevkle. İnsanın hayatı betimlemesinin yerini hiçbir teknolojik sistem alamayacak, düşüncesi gelip yerleşiyor zihnime.
“Bazen bir kuş yuvadan uçar gider. Kanatlarını havaya, rügara alıştırır. Uçar, uçar, uçar… gözden kaybolur. Beş dakika sonra döner. Yorulmuş besbelli. İlk defa uçuyor daha ne yapsın yuvasına, ağacına konmak ister. Kınamaz. Konma bilgisi yok. Öğrenmemiş... Dengede durmaya çalışır, yapamaz, düşer. Yere çarpmadan toparlanır, tekrar dener yine yapamaz…. İşte ben bu kuşlar için bir ağaçlara konma kılavuzu yazmak isterdim…” diyor Serçe… Kitabın adının nereden geldiğini anlatıyor okura… İşte bu açıklamada hayatın incelikli zevkini, gündelik olanın, sıradan görünenin içindeki görkemi sezebilen okur için pek lezzetli bir okuma var burada…
“Merak etmelisiniz. Hayret etmelisiniz. Durup bakmayı bilmelisiniz. Hayatta bağlantılar vardır. Bir şey hep başka bir şeyle bağlantılıdır. O bağlantıları aramanız lazım. Tesadüfler, başımıza gelen en tuhaf olaylar bile birbiriyle bağlantılıdır ama hepsinin bir iç mantığı vardır. Bakmazsanız göremezsiniz. Ama bakmak da şöyle uzun uzun gözlerinizi dikmek değildir. Bir şeyin üzerine düşünmek, kafa yormak, sormaktır” diyor bir yerinde...
Çok okumuş, okumak ve yazmak üzerine çok düşünmüş, iyi hikaye nedir, nasıldır hakkında emek etmiş bir yazarı duyuyoruz bu kitapta. Arkadaşım diye övmüyorum inanın… Edebiyatın zevkini bulmanın kolay olmadığının farkında bir okur olarak, sonuna kadar okumak istediğim bir hikayeyi yeniden bulabilmenin nadir fırsatından, aynı hissi bilenler, arayanlar anlasınlar diye böyle diyorum…
Yenal’ın bir de podcast serisi var: Sıfır Sayı… Onun Temmuz bölümünde sevdiği yazarlarla aynı rafları paylaşacak bir romancı olmanın haklı gururu ve tatmininden bahsediyor ve şöyle diyor: “Umut vaadeden yazar olacak yaşları geçtim artık…”
Ben kitabı okurken kendi adıma, biraz bıyık altında gülerek umut vaadeden bir yazar gördüğümü söylemek istiyorum. Böyle yazmaya devam ederse yazı yazma sanatını ve Türkçe’yi sevmeye devam etmek için sebeplerimiz olacak bana kalırsa…
Sevgi ve dostlukla
d.