Ece Üner: Kelimeler dünyayı değiştirir

Ece Üner, ülke ve dünya gündemini hafta içi her akşam Show Ana Haber’de evimize taşıyor. “İnsanlar hayatı anlamaya, anlamlandırmaya çalıştığı sürece bu sektörde bize hayat var” diyen başarılı sunucuyla spor öncesi buluştuk, ana habere kadar konuştuk

Ece Üner: Kelimeler dünyayı değiştirir

Türkiye’de, dünyada olup bitenleri hafta içi her akşam Show TV’de ondan dinliyoruz. Hayatın güzel olduğu kadar zor yanlarını da yansıtan haberleri canlı yayınla ekranlara taşıyan Ece Üner, en çok kadına karşı şiddet haberlerine kızıyor. Kimi zaman sunduğu haberlerin ardından gözyaşı döküyor. Ancak dik duruşunu, metanetini kaybetmemeye çalışıyor. Meslekte 14. yılını dolduran Üner’in hemen her anı haberle dolu. Ve bu yorucu gündeme dayanabilmek için de her sabah Caddebostan sahilinde koşuyor. Eski bir atlet olan Üner, bir sabah koşusu öncesi bize de vakit ayırdı. Birlikte keyifli bir kahve molası verdik. “Bir habercinin rahatlama metotları nedir” diye sormak istedik, “Spordan konuşalım” dedik ama konu yine döndü dolaştı haberlere geldi. İşte karşınızda sıcacık, işine âşık, doğaya hayran, duygusal ve şiir seven Ece Üner...

 

İş öncesi spor saatinde buluştuk. Yoğun gündemde hayat nasıl geçiyor?

Buluştuğumuz yerden de anlayacağınız gibi kendimi deniz kenarına, çimlere atıyorum. Çünkü topraklanmak gerekiyor. Öyle bir gündem ki zaten korku filmi gibi. Ya suya, ya toprağa dokunmak lazım!

 

Çoğunlukla plazalarda, elektrik yüklü binalarda, beyaz ışık altında çalışıyoruz. Doğadan sonra bu binalar size ne hissettiriyor?

Hepimizi tek tipleştiriyor. Kendimizi, fikrimizi, kafamızı yenileyemiyoruz. Oksijen bünyeden geçmeyince memur zihniyete takılıp kalıyorsunuz. Yaratıcılığı öldüren bir şey. Bizim işimizde o yaratıcı dehanın, heyecanın yok olması ruhu hapsetmek demek.

 

Hem yaratıcılık hem de gündemden uzaklaşmak için bolca toprağa dokunsak, nefes almaya çalışsak da ne yazık ki İstanbul insanı yutuyor...

Hani Sabahattin Ali, “İçimizdeki Şeytan” kitabında diyor ya, “İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer... Ne olursa olsun.” Ve ilkbahar gibi sonbahar da en güzel İstanbul’da yaşanır aslında. Boğazın kokusu, çimenin buğusu, kuşların şarkıları en güzel bu şehirde yankılanır, hissedilir. Ve biz böyle bir altın madeninin üzerinde dilenci gibi oturuyoruz. Yani İstanbul bizi yutmuyor, biz İstanbul’u yutmaya hatta öğütmeye çalışıyoruz. Doğaya en çok da insan doğasına dokunan bu şehri kendimizden soğutarak yazık ki kendimizi de hayattan soğutuyoruz.

 

Siz böyle yapmıyorsunuz ama Anadolu Yakası’nda oturmanın avantajını kullanıyorsunuz...

Evet, Caddebostan’da oturuyorum ve neredeyse her gün sahildeyim. Atlet olduğum için 12 sene antrenman yapmam gerekti. O tempoyu bırakmadım. “Ya tozu dumana katarsın ya da toz duman yutarsın” diye bir laf var ya, benimki de o hesap. Koşunca dünyayı yenebilirmişim gibi geliyor. Ancak o duyguyla hayatı yenebileceğimi hissediyorum. Evim yakın olduğu için kaytarma için bahanem de yok.

 

İnsan bazen kaytarmak isteyebilir ama; en zoru o, spor motivasyonunu nasıl sağlıyorsunuz?

Koşuda 20. dakikadan sonra vücut endorfin ve serotonin salgılamaya başlıyor. Bu çikolatada var biliyorsunuz. Ertesi gün vücut seni zorluyor zaten. Ya kalkıp koşacaksın ya da bolca çikolata yiyeceksiniz. Kalkıp koşuyorum. Vücut itekliyor bir şekilde.

 

'Final çizgisi ancak ölümdür'

 

Atletken hayatınız hep antrenmanla geçti. Habercilikte de bitmeyen bir mesai var. Hayatta hep adrenalin peşinde misiniz?

Benim için hayat aleladenin haricinde olmalı. Yani rutin ne kadar az olursa hayat o kadar fazla. Koşarken de koşuştururken de hep kendimle yarışıyorum. Dünyanın en heyecan verici şeyi insanın kendisiyle yarışması. Hiç bitmiyor. Final çizgisi ancak ölümdür.

 

Zaman zaman kaçıp gitme isteği duyuyor musunuz?

Riyakârlık yapmayayım, işimi çok seviyorum. “Bunu yapmasaydım başka ne yapabilirdim” diye düşünsem de bir cevap bulamıyorum. Sadece haberlerin içeriğinden dolayı “Durdurun dünyayı inecek var” diyesim geliyor bazen. Onun ötesinde zararlı bir alışkanlık olarak kana girdi çıkmıyor belki de. “Şu an dünyanın bir ucuna gideyim” diye düşünmüyorum. Elbette zaman, fikirler çok çabuk değişiyor. Ama şu an iyiyim.

 

Ne tür haberler sizi çıldırtıyor?

Çok sevdiğim bir anekdot var: Okumak Don Kişot’u bir centilmen yaptı. Okuduklarına inanması delirmesine neden oldu. Okumak zorunda olduğum haberlerin içeriği bazen beni delirtiyor. Kadın olduğum için pozitif ayrımcılık yapıyorum tabii. Kadına şiddet haberleri beni çıldırtıyor. Kadın ki doğurandır, annedir. Bir kadını yok etmek, yaşamı yok etmektir. Yaşamı yok ettiğin zaman dünyanın sonu gelir. Kadına şiddet haberleri yaparken içimde çok fazla gelgitler yaşıyorum. Geçen gün haber sunarken “Vicdan kanunlaştırılmalı” dedim. Vicdan olmadığında adaletin anlamı yok. Vicdan, toplumsal ortak payda haline gelmeli. Biz kadınlar da dönüp kendimize bakmalıyız. Neticede o erkekleri biz doğuruyor, büyütüyoruz.

 

Anladım, haberciliği seviyorsunuz ve şikâyetiniz yok ama, sizi “talk show” yaparken görebilir miyiz?

 Haber hızlı tüketiliyorsa insan bir o kadar daha hızlı tüketiliyor. Bir süre sonra sistem, o çarklar sizi zaten dışına atmak istiyor. Bu fiziksel bir sebep de olabilir, içerikle ilgili fikir ayrılıkları da... O anlamda her zaman bir B planına ihtiyaç var. Program sunarken, soru sorarken daha kendim gibi olduğum söyleniyor. Hayatı anlamaya çalışan bir formatta içerik olursa düşünülebilir. Üç, dört aya bir şiir kitabı çıkarıyorum. Bir şekilde “Su akar yolunu bulur” diye düşünüyorum. Kelimelerle aram iyidir. İnsanlar hayatı anlamaya, anlamlandırmaya çalıştığı sürece bize bu sektörde hayat var.

 

Yani B planınız yazmak mı?

Aslında okurdan çok yazar var ülkemizde. Yani fazladan bir kişiye daha gerek var mı bilmiyorum. Ancak benimle aynı gün yani 21 Temmuz’da doğmuş ve yakın zamanda hayatına son vermiş olan Robin Williams’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Kim ne derse desin fikirler ve kelimeler dünyayı değiştirir.” Eğer böylesine fikirler ve kelimeler üretebileceksem neden olmasın? Bugünü anlatabilmek için yeni fiillere ihtiyaç var, belki yeni fiiller icat ederim. İşte o zaman yazarım.

 

'Kelimeler dünyayı değiştirir'

 

 Uzun zamandır mı şiir yazıyorsunuz?

6 yaşından beri yazıyorum. Okumayı öğrendiğim andan itibaren sırt çantamda şiir ve fıkra kitabı vardı. Ortaokulda edebiyat derslerinde yazdıklarımı annem ve babam birine yazdırdığımı düşündü bir ara. Öğretmenlerime “Bunun içine ihtiyar dede, anneanne mi kaçtı da bu kadar yaşam ve ölüm üzerine yazıyor” diyorlardı. Yazmak kendimi en iyi ifade ettiğim şey. Şiir, gelecek yüklü bir silahtır. Halil Cibran’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Konuşmalarımızın çoğunda düşünce yarı yarıya katledilir. Çünkü düşünce, boşlukta uçan bir kuş gibidir, kelimelerin kafesinde kanatlarını açabilir ama uçamaz.” İşte şiir kelimeleri kafeslemez, uçmalarına izin verir. Kelimeler de dünyayı değiştirir.

 

Şiir yazdığınıza göre duygularınızı da rahat belli ediyorsunuz...

Evet. Herkesin zırhıyla dolaştığı bu ortamda dezavantaj olabiliyor tabii, ama rahat ifade ederim. Şiir yazmak, duygu yoğunluğunu bir çatlak bulup akıtmak gibi beni rahatlatıyor.

 

Ne tarz şiirler yazarsınız? Nelerden etkilenirsiniz?

Maden faciasında “Botlarımı çıkartayım mı, sedyeyi kirletir mi?” diyen adama “Bir madenci sevdim” diye bir şiir yazdım mesela. Hak, hukuk, adalet var şiirlerimde. Aşk da var tabii. Hayata dair yazıyorum daha çok.

 

‘Sosyal medyada hoşgörü değil hor görü hakim'

 

 Sosyal medyayı kullanır mısınız? Sizce haberciliği besliyor mu?

Mümkünse kuş uçurup ateş yakarak haberleşelim, birbirimize naftalinli mektuplar yollayalım, tarzında takılıyordum. Ama baktım, işi çok besliyor. Olmazsa olmaz haline geldi bizim iş için. Bir de artık seyirci pasif şekilde koltuğuna oturup izlemiyor haberleri. İnteraktif, işin içinde, size soru yolluyor, cevap istiyor. O kapıları açmadığınız sürece onlar da size kapılarını kapatıyor. İster istemez, çok geç de olsa girdim.

 

Hakkınızda yazılanları okur musunuz yoksa çok takılmaz mısınız?

Hoşgörü değil horgörü hâkim genelde. Kendi bahçesinde dal olamayanlar gelip bahçenizde ağaçlık taslıyor. Eskiden çok kafayı takardım şimdi gülüp geçiyorum. “Ne kadar ağır ifade kullanıyorsa o kadar hafif bir insan” diye düşünüyorum.

 

Haberciliğinizi başka nasıl besliyorsunuz? Kitap, fotoğraf, spor...

Hayat kısa ve hepimiz ölmekten korkuyoruz. Kitap dediğiniz şey ise size aynı anda birkaç farklı hayat yaşatıyor. Dolayısıyla yukarısıyla pazarlık edemiyorsanız burada varlığınızı çoğaltmanın en iyi yöntemi bana göre kitap okumak. Kısa zamanda çok yer görmenin, kelime öğrenmenin en keyifli yolu. Yoğun tempo içinde özellikle kitap okunmalı. Çok kitap okuyarak zaman kazanıyorum ve hayatımı zenginleştiriyorum. Habercilik yapanın “Kitap okumaya zamanım yok” demesini anlamıyorum. Fotoğrafa gelince,, 30 yaşını geçtikten sonra hayatın bazı anlarını hafızaya kaydetmek istiyor insan. Çok yeni ilgi alanım. Bisiklete binmeye, koşmaya da zaman ayırıyorum. Sergi ve konserlere gitmeye çalışıyorum. En son Joan Miro’ya gittim, tavsiye ederim. Hayattan bir gün çalmak istediğim zaman 2 günlüğüne de olsa seyahat etmekten hoşlanırım. Çünkü haftada bir gün iznim var.

 

1 gün izinle seyahat fırsatı bulabiliyorsunuz. Kaçamak noktalarınız nereler?

Dünyadaki bütün adalar. Burgazada, Heybeliada, Kınalıada, Malta, Girit, Korsika, Sicilya, Kefalonya, Capri Adası.

 

Yolculuk ne hissettiriyor?

Ölümsüzlük.

 

Mesleğe başladıktan sonra yendiğiniz fobileriniz ya da sonradan ortaya çıkan fobiniz var mı?

İlginç bir şey söyleyeyim, bu konuda araştırma yaptım. Küçükken çok utangaç bir çocuktum ve sporla açıldım. Genellikle sosyopat, utangaç, içine kapalı insanların meşhur olduğunu görebilirsiniz, Hollywood’da da Yeşilçam’da da. Ya da çok başarılı bir televizyoncu oluyorlar. Şok tedaviyle yenme yöntemi galiba bu. “Hepimiz utangaç teşhircileriz” diyorum bu yüzden. İlk canlı yayınımı hatırlıyorum. 2000’lerin başıydı ve ekran önünde hata yaparsanız 6-7 ay canlı yayına bağlanmak yoktu. Mikrofonu atıp gidenler çok oldu, çünkü stresli bir ortamdı. Benim ise son 10 saniyede içime soğukkanlı katil kaçmıştı. Hiç teklemeden ve hata yapmadan tamamlamıştım ilk canlı yayınımı.

 

İnsanlar haberleri inanarak mı izliyor? Siz nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Geçen senelerde diziler inanılmaz izleniyordu. İnsanlar kendilerine bir hayal dünyası kurup orada mutlu oluyordu. Şimdi yine haber trendi var.

 

Peki tüm bu yoğunluğun içinde anne olmaya nasıl bakıyorsunuz?

Dünyanın en kutsal ve zor mesleği. Çok anaç bir yapım var, Yengeç Burcu’yum. Eve gelen insanların rahatı için huzurlarını kaçırıyorum. Annem “Senin çocuğuna Allah kolaylık versin” der hep. Mükemmeliyetçiyim. Bir şeye dört elle sarılma eğilimim var. Ama anne olmak yarı tanrılık. Önümüzdeki 5 sene içinde anne olmayı istiyorum.

 

Spor yapıyorsunuz peki yine de yediklerinize dikkat eder misiniz?

Yemek için yaşıyorum. İstediklerimi yemediğimde mutsuz oluyorum. Spor yaparak yemenin bedelini ödüyorsunuz.

 

Modayla aranız nasıl?

Genelde spor giyinirim. “Hem moda iyi bir şey olsaydı 6 ayda bir değişmezdi” diye düşünüyorum.

 

Modacılar alınacak bu söze. Ancak alışveriş konuşmadan olmaz. En son kendinize ne aldınız?

Çanta hastalığım var. Kendime devamlı çanta alıyorum. Her renk ve marka olabilir. O kadar çok çantam var ki, içlerine evimi koyup taşıyabilirim bile. Bir de parfüm. Çok iddialıyım. Bende köpek burnu var. Üst üste 5 koku sık hepsini birbirinden ayırıp adlarını söylerim. Bu konuda yarışma olsa katılırım, o kadar iddialıyım.

 

Peki o hasta olduğunuz çantalarda ne taşıyorsunuz?

Kitap, not defteri, kalem, anahtarlar, parfüm, İstanbulkart.

 

Güzellik için püf noktaları, doğal iksirleriniz var mıdır?

Bakımsız bir tipim. Ne saç ne cilt bakımı yaptırırım. Kendime bakmam yani. Gülümsemek. Hem maliyeti yok hem paha biçilmez. Gülümsemek, evet püf nokta bu.

 

Kadınlar iş hayatına dalıp belki hayallerini erteliyor, erkeksileşiyor. Geçen gün vapurda karşımda oturan kadınların ayakkabılarına ve kendiminkilere baktım. Hepimizde spor ayakkabı vardı. Manzara erkeksiydi. Denge kurmak bazen ne zor değil mi?

Mehmet Pişkin’in intiharı çok üzücüydü. O olaydan sonra intihar eden insanların son cümlelerini araştırdım. Bir tanesi “Beni haklamaya çalıştılar ama ben daha önce davrandım. Kalbin kırılması ya da kurşuna dönmesi gereken bu dünyadan göçüyorum” yazmış. Yani sizin örneğe dönersek, maskülenleşen o spor ayakkabının kenarına desen koymak, yüreğin yumuşaması demek. Ama buna izin vermeyen bir dünyada yaşıyoruz. Doğadan, yumuşaklıktan, esneklikten kopuğuz. Ayakkabı da böylece naif ve kırılgan olmuyor tabii. Kırılgan bir topuk yerine plastik koyuyorlar.

 

Show Ana Haber büyük bir ivme yakaladı, nasıl başardınız?

Show Ana Haber Ramazan Kurnaz’ın Genel Yayın Yönetmeni olmasıyla birlikte taze kana kavuştu. Kurnaz’ın gelişinin ikinci haftası AB grubunda birinci olduk. O zamandan beri de hem AB hem total hem de ABC gruplarında genelde ya birinci ya ikinci oluyoruz. Bu, az zamanda çok büyük bir başarı. Büyük ve takdir edilmesi gereken bir iş. Kurnaz bu başarının mimarıdır. Rakiplerimizin ezberini bozduk. Yeni kurguladığımız montaj, kurgu, haber dili ve tarzı tuttu. O kadar tuttu ki rakiplerimizi de silkelenip yenilenmek zorunda bıraktı. Yenilenmeyen artık yenilir. Anonsla bitireyim: Show Ana Haber her gün saat 18.55’te. Haberin merkezine, Show Ana Haber’e davetlisiniz!

 

Ece’nin 11 ‘en’i

 

İstanbul’un en sevdiğiniz yeri?

Burgazada, Tarihi Yarımada, Kuledibi, Yeniköy, Caddebostan. Bir de Aşiyan’da Tevfik Fikret’in odasının camından İstanbul’a bakmanızı öneririm. İstanbul’da en çok olmayı sevdiğim yerlerden biri de şehir hatları vapuru.

 

En son okuduğunuz kitap?

Albert Camus - Düşüş, Stefan Zweig- Satranç

 

En son izlediğiniz film?

Blue Jasmine, Budapeşte Oteli

 

En son tiyatro oyunu...

Genco Erkal, Nâzım Hikmet’in Aşk Mektupları

 

En son gittiğiniz konser? Yo Yo Ma ile Aynur’un konserini izledim.

 

En sevmediğiniz yönünüz?

Takıntılıyım. Görünenin yanında görünmeyeni, söylenenin yanındasöylenmeyeni çok düşünürüm. Derine inip kazma huyum var. Çok derine inince vurgun yiyorsun.

 

En sevdiğiniz yönünüz?

Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki vicdanlıyım. Vicdanla beraber en büyük servetim sezgilerim. Sezgiler Tanrı’nın alfabesidir.

 

En sevdiğiniz renk?

Mavi.

 

Favori şiiriniz?

Konstantinos Kavafis’in “Bu Kenttir Gidip Gideceğin Yer” ile Yahya Kemal’in “Vuslat” adlı şiiri.

 

Sevdiğiniz şairler kimler?

Furuğ, Lorca, Neruda, Cemal Süreya, Yahya Kemal, Attila İlhan, Charles Baudelaire, Özdemir Asaf, Kavafis.

 

En çok hangi yemekleri seversiniz?

Biber dolması, mantı ve denizden çıkan her şeyi severim. Tereyağlı şehriyeli pilavı da güzel yaparım.

 

Röportaj: Ekin TÜRKANTOS

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Hafif pizza tarifi
    Hafif pizza tarifi

    Süresi : 01:28 İzlenme : 8753

  • Damla çikolatalı kurabiye tarifi
    Damla çikolatalı kurabiye tarifi

    Süresi : 00:48 İzlenme : 2143

  • Yoğurtlu kereviz salatası
    Yoğurtlu kereviz salatası

    Süresi : 01:17 İzlenme : 5412

  • Yılbaşı hindisi nasıl yapılır?
    Yılbaşı hindisi nasıl yapılır?

    Süresi : 03:40 İzlenme : 2373

  • Fıstık ezmesi nasıl yapılır?
    Fıstık ezmesi nasıl yapılır?

    Süresi : 00:49 İzlenme : 3529

hthayat.haberturk.com internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, video ve fotoğrafların her türlü hakkı Haberturk Gazetecilik A.Ş.’ye aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez. Copyright © 2018 - Üretim ve Tasarım Bilgi Grubu
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön