O bir dengeleyici, o bir kahraman…

İstanbul sınırına yakın bir tren sahnesi ile başlayan Equalizer 2 filmi, Denzel Washington’ın Müslüman kılığına girip, kızını kaçıran mafya-vari kişileri öldürmekle hızını alıyor ve fondan Türkçe konuşmalar geliyor. Soğukkanlı olduğunu göstermekten çekinmeyen Mc Call karakterine can veren Denzel Washington’ın sıradan olmayan bir karakteri inandırıcı bir biçimde seyirciye aktarıyor oluşu, filmin çıtasını yükseltiyor. Her zaman bir adım önde olan Mc Call, insanları analiz etmekten hoşlanıyor lakin kendi duygularını hiçbir şekilde hikâyenin içine dahil etmiyor.

O bir dengeleyici, o bir kahraman…

Kendi adaletini kendin yarat, yöntemini belirle ve icraata geç” mantığıyla yola çıkan “Equalizer” filmi takıntılı, eşitleyici (dengeleyici) ve kafayı adalete takmış olan siyahi savaşçı McCall’un kahramanlıklarını ortaya çıkartıp, onun ölüm makinesine dönüşmesini konu ediniyordu.

 

McCall (Denzel Washington), düzenin içindeki düzensizlikleri bulup sistemin esiri olmaktansa, hiç tereddüt etmeden sisteme darbe vuruyordu, gözlerinde adeta bir mekanizma vardı. İyilik meleği gibi davranmaktan vazgeçmeyip, kendi yaşamı hakkında ipucu vermeyen McCall, vicdanı el vermediği için adaleti sağlamak uğruna şiddete başvuruyor ve karşısındaki kötücül kişilerin duygularını onlara karşı kullanıyordu. Bir nevi insan sarrafı olan McCall, hiçbir şekilde ser verip sır vermiyordu, ta ki ikinci filme kadar…

 

Equalizer 2’de McCall’un geçmişine dair yeni bilgiler yer alırken, kendisiyle az da olsa özdeşleşiyor olmak bir bakıma yerinde oldu, çünkü ilk filmde Mc Call oldukça gizemliydi ve Pandora’nın kutusu bir türlü açılmıyordu, artık o kutunun içinde neler varsa…

 

Gerçi ikincisinde de kutunun tamimiyle açıldığını söyleyemeyiz, halen birçok şey havada… Bazı sırlar yavaş yavaş otaya dökülürken, adalet savaşçısının bir süper kahramana evrilmesi (bu şekilde atıfta bulunuyor) bir yana dursun, sahne aralarına sıkıştırılan özel göndermeler ve metaforlar filmin gidişatını değiştiriyor.

 

 

Filmdeki romanlar özenle seçilmiş

Alt metinde dersler veren ve iyilik öğreten filmin aslında ortaya çıkış amacı düşündüğümüzden farklı, her ne kadar aksiyon ve gerilime haiz olsa da, hikayenin siyasi yönünü yadsıyamayız. Mesela McCall’un yazar Ta-Nehisi Coates’in “Dünyayla Benim Aramda” romanını okuyup, ondan ilham alması iyi bir örnek. Bunu biraz açalım. Babadan Oğula Bilgelik Dolu, Sevgi Dolu, Gözyaşı Dolu Bir Mektup niteliğinde olan romanın satırlarında baba şöyle der: "Bilmeni istediğim şey şu: Amerika'da siyahi bedeni imha etmek gelenekseldir -mirastır. İnsanın ülkesinin özündeki 'aşağı' olduğunu anlaması gerçekten korkunç bir şey. Sen ve ben, oğlum, o 'aşağı'yız”

 

Peki, yönetmen Antoine Fuqua filmde karakterin eline neden bu romanı tutuşturuyor? Roman hem siyahileri anlatıyor hem de ‘duygusal ikna’ bakımdan oldukça etkili. Bu bağlamda Fuqua’nın roman tercihi ve merakının tek bir ana karakter üzerinden işlediğini ve bu yolla kendine önemli bir hatırlatmada bulunduğunu rahatça ifade edebiliriz. Tüm filmlerinde olduğu gibi bu filmde de siyasileri ve Müslümanları aynı merkeze alan Fuqua kendini odak merkezine yerleştirerek McCall karakterine bir sürü misyon yüklüyor.

 

Edebiyata ve romanlara düşkünlüğünü gösteren McCall, yukarıda bahsettiğimiz romanların dışında ise Marcel Proust’un “In Search Of Lost Time” ile Hermann Hesse’nin Siddartha’sını okuyor. Kitapların içindeki cümleleri kendi kafasındaki fikirlerle bağdaştırıp adeta hedefe oklar fırlatıyor ve vazifesini yerine getiriyor. Tabii vazifesini yerine getirmeden önce her şeyi düzenliyor (elmaların yıkanıp yan yana dizilişi, kitabın onun istediği gibi masada belli bir pozisyonda duruşu vb.) Kendisi tam bir düzen hastası… Olanları önceden görüyor oluşu da işin ilginç tarafı! McCall aslında obsesyondan dolayı ıstırap çekiyor, fakat kendine öyle bir dünya kurmuş ki, o dünyaya kimseyi kolay kolay almıyor.

Kâh derin devlet ve teşkilat meselesi ile kafa yoran, kâh Uber gibi bir sistemin taksi şoförlüğünü yapan McCall için bu sefer şiraze terse dönüyor ne yazık ki ve her zaman olduğu gibi yine elindeki saat ile zamanını eşitleyerek, bakışlarını tek bir odak noktasına yöneltiyor, sonrasında ise bedel ödemesi gerekenleri teker teker temizliyor. Geçmişinde yaptıklarından ötürü vicdanını ön plana alarak, dünyayı kötülüklerden arındırmaya çalışıyor ve bu yolla içsel bir katarsis yaşamış oluyor.

 

McCall’u canlandıran 64 yaşındaki Denzel Washington karakteri kendi formuna göre işliyor, yani ona ayrı bir yorum katıyor. McCall’un içindeki acı ve öfkeyi dışarı çıkartmasına oldukça faydası dokunan Washington, seyirciye hikâyeyi sevdirmeye çalışıyor, zira hikâye biraz ağır ilerliyor. Burada önemli olan şaşa değil, hikâye örgüsünün nasıl ve ne şekilde işlediği… Hiç ikirciklik yapmadan nizamını bozan kişilere cezalarını veriyor. Tıpkı süper kahraman Punisher gibi…

 

 

MC Call yalnız ama…

Sırada hikayedeki en etkileyici sahne… Çizim ve boya yapmayı seven siyahi bir çocuğa göz kulak olup, ona doğru yolu göstermesi… Eğer McCall’a bir derdim var, şu kişi beni rahatsız ediyor derseniz, McCall gidip o kişiyi üşenmeden gidip buluyor ve sonrası malum… Yalnız takılmaktan hoşlanan Mc Call’un aslında en büyük özelliği, her daim kendine yakın birini seçiyor oluşu. O aslında hiç yalnız kalmıyor!

 

Genel itibariyle, diyaloglara eklenen cümleler kimi zaman seyirciyi ironiye doğru sürüklüyor, kimi zaman da gerçeklerle iç içe geçiyor, sebebini şöyle izah etmek gerek: düşmanın her daim yanı başımızda pusuya yattığını ifade eden Fuqua, önce hikâyeyi değişik varyasyonlarla donatıyor ve sonrasında Mc Call’un geçmişi ile ilintili olan kişileri onun önüne servis ediyor, Mc Call zaten olanların farkında, ancak seyirci değil… Filmin finalinde Western havası solutan fırtınalı sahne, Mc Call’un geçmişinden kurtulması adına sanki karşısına çıkıyor, zaten aksi olsaydı engel teşkil etmeye devam edecekti. Bu arada fırtınalı sahne uzun bir süre hafızalarımızdan silinmeyecek!

 

Deyim yerindeyse, yaşamın hazin tarafıyla ve kök salmış izlerle boğuşan, haklı ve haksız arasında bir çıta oluşturup, huzuru kaybeden McCall gibi bir karakterin, ruhundaki çatlakları tamir etmeye çalışması filmin bizi getirdiği nokta…

 

Özetle; karakter filmi ortaya koyan Fuqua, kötülere karşı iyileri korumak ve kollamak için Mc Call gibi dikkatli, zeki, içe dönük, aşırı güvenli, güçlü ve pişmanlıklarının ve acılarının esiri olmuş bir karakteri özenle hikâyeye monte etmesi Fuqua’nın başarılı duruşunun en büyük müsebbibi. Buna ek olarak; politik olarak yönlendirilmiş öğeler ve temalar içeren filmler üretmeyi seven yönetmen Fuqua genellikle ana karakterlerin yaşadıklarını gizlice saklıyor ve hikâyeye zorlayıcı karakterler yerleştirerek onları sert çatışma sahneleriyle yüzleştiriyor. Nötr koyu tonlardaki sahneleri seyirci ile buluşturan Fuqua, hikâyeyi baş aşağı ya da tersine döndürme hususunda gerçekten çok iyi bir iş yapıyor, bu yönüyle kendine ait bir teknik yarattığını dile getirebiliriz. Fuqua ile güzel bir uyum sağlayan Denzel Washington’ın takdire şayan oyunculuğunu da unutmamak gerek!

 

Sevdik

-Finaldeki sahnede siyahi çocuğun Mc Call’a yolladığı selam…

-Fırtınalı sahne

-Karakterin geçmişinde gizli olan bazı sırların ortaya çıkışı…

-Siyasi göndermelerde bulunan romanlar

 

Sevmedik

-Hikâyenin fazla kişiselleştirilmiş ve intikam dolu oluşu

 

Film puanım: 7,5

 

Yazı: Arzu Çevikalp

arzu.kultursanat@gmail.com

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön