Beynin kıvrımlarına seyahat

Size yeni bir kitaptan ve onun yazarından bahsetmek istiyorum.Kitabın adı “Beynimiz hayatımızı nasıl şekillendirir?” Bir Türk kadın nörolog doktor, Ece Balkuv tarafından yazılmış. Ece 36 yaşında. Suadiye'de doğmuş, büyümüş. Tıp okumuş. Van’da ve Ağrı'da mecburi hizmetlerini tamamlamış. Bir çocuk annesi. 5 yıldır Üsküdar Devlet Hastanesi'nde çalışıyor. İşini çok sevdiğini, işini felsefeyle tamamlamayı, okumayı, araştırmayı çok sevdiğini söylüyor.


Doktor Ece Balkuv ile beynin gizemleri arasında dolaşırken felsefe yaptık biraz… Keyifle okumanızı dilerim!


D: Kitabın bir soru cümlesiyle başlıyor “Beynimiz hayatımızı nasıl şekillendiriyor” diye soruyorsun. Cevabı buldun mu?

E: Kitap bir soru cümlesi çünkü beynimiz, yani nörolojik bilimler hala emekleme safhasında diyebiliriz. Zaten bilimsel gelişmeler 'ya bu böyle olursa ne olur' sorusu üzerine kurulu. ''Beynimiz hayatımızı nasıl şekillendirir?'' son yüz yılda cevabı aranan bir soru. Ondan öncesinde, kitapta da bahsettik, beden ruh düalizme inanıyordu yani, beynin zihinsel fonksiyonlar üzerinde, duygu üzerinde, kişilik üzerinde bir etkisi olduğu bilinmiyordu Descartes döneminde. Ama artık beynimizin hayatı nasıl şekillendirdiğini biliyoruz ve çok yeni ve çarpıcı bilgiler ediniyoruz. Ben de bunları paylaşmak istedim.


D: Peki beynimiz hayatımızı nasıl şekillendirir?

E: Bence keşfedilen en çarpıcı gerçeklerden biri, hür iradenin tamamiyle gerçek olmadığı. Bilinçaltınıza siz farketmeden verilen sübliminal dediğiniz iletiler tüm hayatınızı aslında şekillendiriyor. Kısaca bir çalışmadan bahsedeyim: İnsanlara bir düğmeye basıp basmamaya karar vermeleri söyleniyor. Özel bir düzenekle tam karar verme anında bildirmeleri söyleniyor. Karar verdiklerini bildirmeden önce beyinde elektrik potansiyeli oluşturuluyor, oluştuğu gözlemleniyor. Yani kişi karar verdiğini tespit etmeden önce karar vermiş oluyor. Bizim farkında olmadığımız bilinçaltı düzeneklerin hayatımızda çok fazla yeri var, bence en çarpıcı yanı bu. Yani beyinle ilgili en ilginç kısım bence bu.


D: Bir yerlerde okuduğum ve uzun zamandır da çok yerde benim tekrarladığım, beyin olmuşla düşünülmüş arasındaki farkı bilmez miymiş? O yüzden mi mesela bir rüya gördüğümüzde öyle onu yaşamış gibi uyanırız? Mesela peşimizden bir adam kovaladı rüyada ve ben nefes nefese uyanıyorum mesela, oysa ki kovalayan yok.

E: Şimdi fizyolojik olarak bakarsak, siz kolunuzu kaldırdığınızı düşündüğünüzde ve gerçekten kolunuzu kaldırdığınızda beyninizde aynı bölge yanıyor fonksiyonel MR çalışmalarında. Valla söyleyeceklerim bu kadar, cevaplamış oldum yani gerçekten düşündüğünüz zaman, yaptığınızı düşündüğünüz zaman yapmışsınız gibi orada nörokimyasal değişiklikler oluşuyor.





D: Peki ben hiç mekik çekmesem ve her gün mekik çektiğimi hayal etsem karın kaslarım oluşur mu?

E: Valla bir deneyin isterseniz ama kesin olur diyemiyorum. Kas oluşmazsa “Ece kasım oluşmadı” diye gelmeyin bana çünkü bu konuda yapılmış bir çalışma yok. Yani buna kimse kesin net bir sonuç, şöyle olur diyemez ama günün birinde bu konu üzerine çalışma yapılırsa ben sizinle paylaşacağım bunu.


D: Denemeye değer, ben de bir sonuca ulaşırsam seninle paylaşırım. Peki bilinçaltı nedir?

E: Bilinçaltı, bizim kortikal dediğimiz, beynin en üst seviyesine ulaşmayan sinirsel iletilerin depolandığı yer. Ve bunlar tabii anatomik olarak yani fiziksel olarak sinir dokusunun çoğunu kaplar ve bu alandan gelenler bilincimize ulaşmıyor. Yani siz bir şeye karar verirken, bir şey derken, ben şu an sizinle konuşurken kortikal alanımla düşünüyorum, muhakeme alanım bu ama muhtemelen ben farkında olmadan bilinçaltı düzeyde bir şeyler uyarılıyor ki mesela o örneği değil de bu örneği veriyorum. Yani bilinç yüksek beyin bölümü. İşte sübliminal mesajlar da bilinç düzeyine ulaşmadan biliçaltı seviyede kalan girdiler.


D: Şöyle diyebilir miyim, mesela şu an benim olduğum yerde sadece kayalar ve ağaçlar var. Dolayısıyla kafamın içine istemediğim mesajların girme ihtimali daha az. Peki İstanbul'da olsam ve kalabalık bir caddeden geçsem, sağım solum reklam panolarıyla, işte seslerle, işte vitrinlerle dolu olsa o zaman diyebilir misin ki uyaranların, özellikle çevresel uyaranların çok olduğu bölgelerdeki insanların bilinçsiz faaliyetleri daha yüksektir?

E: Doğru mesela siz diyebilirsiniz ki 'ben billboardlara bakmıyorum ya' diyebilirsiniz ama görüyorsunuz yani belki bilinç düzeyine ulaşmasa da siz onu görmüşsünüzdür. Bir de şehir yaşamının, sizin bulunduğunuz ortam çok güzel görünüyor buradan, şehir yaşamının en büyük handikaplarından biri de sorunuzdan bağımsız ama stres seviyesi yüksek. O kadar girdi olması mesela zart kornaya basılıyor birden sıçrıyorsunuz, stres hormonu salgılıyorsunuz ve bu da iyi bir şey değil, kemik incelmesi yapıyor, cilt incelmesi yapıyor, görme bozukluğuna yol açabiliyor, şekeri, tansiyonu yükseltiyor.


D: Stres kronik hastalıklara dönüşüyor diyorsunuz.

E: Kesinlikle.


D: Siz nörologlar kronik stresin fiziksel hastalığa dönüşmesini nasıl ele alıyorsunuz? Tedavi etmek zorunda kaldığınız hastalıklarda bunun payları ne?

E: Kronik stres sadece nörologların konusu değil, yani literatürde strese bağlı körlük de var, strese bağlı topallık da var. Freud bir hastasına psikanaliz yapıyor, çok uzun yıllardır kör olan kadının gözü açılıyor. Her şeye yol açıyor. Bağışıklığı düşürüyor, işte dediğim gibi pek çok sistemik etkisi var, şekeri tansiyonu tetikliyor, Bu yüzden tüm tıp bilimini ilgilendiriyor.


D: Peki beynin nöroplastisitesinden bahsedilir. Mesela benim yetmişli yaşlarında bir babam var ve sürekli 'artık yaşlandım, değişemem' der. Ben de ona beynin nöroplastisitesini anlatmaya çalışırım fakat ben çocuğu olduğum için lafım dinlenmez. Sizden dinleyelim, belki babam bir şeyler kapabilir buradan veya onun gibiler. Ölene kadar öğrenme kapasitesi var mı beynin? Yoksa bir yerde durur mu?

E: Kesinlikle var ve ileri yaştaki nöroplastisite daha kıymetli. Halbuki biz kendimizi öğrencilik yıllarında yetiştiriyoruz sadece. Mesela ben nöroloji uzmanı olmak için ciddi bir eğitim aldım; artık bu konuda uzmanlaştım.Ciddi bilgi gerektiren bir iş yapıyorum ama hep aynı işi yapıyorum. Biz artık 30'lu, 40'lı yaşlardan sonra, yeni bir şey yapmıyoruz yani bir konuda çok uzmanlaşsak, bir konuda bilgili olsak bile yenisini eklemiyoruz, öğrencilik gibi değil. İleri yaşlardaki zihinsel aktivite, demans gibi, alzheimer gibi problemlerden koruyuculuğu daha fazla. Mesela ikinci bir yabancı dil öğrenmek, zor ama çok iyi olur. Yeni bir enstrüman çalmayı öğrenmek. Mesela hastalar diyor ki hazıfamı muhafaza etmek istiyorum, ne yiyeyim, ne içeyim? Ya çok önemli değil, sağlık beslenseniz de olur ama hani kimse de demiyor ki ne okuyayım, ne öğreneyim, nasıl zihnimi geliştireyim, ne yiyeyim, ne içeyim? Halbuki zihni geliştirecek, öğrenci gibi yeni şeyler öğrenmek, o çok kıymetli.





D: Ömür boyu merak, ömür boyu öğrencilik aynı zamanda bizi diri tutan şey diyorsun. Yani bu katılaşmak ve değişememek ve “artık ben öğrenememler”, bunlar biraz ön kabullerden gelen seçimler diyebilir miyiz? Yani aslında böyle bir kapasitemiz var belki öğrencilik yıllarındaki kadar yüksek olmasa da akışta tutabiliriz belki zihin işlevlerimizi?

E: Kesinlikle katılıyorum. Beyin, yani siz vefat edene kadar çalışıyor. Eğer sağlık durumunuz iyiyse 90 yaşında da bir şeyler öğrenebilirsiniz ve kapasitenizi arttırabilirsiniz. Yani işte kendi kategorinizde, 20 yaşındaki biriyle belki yarışamazsınız ama yaş 70 iş bitmiş değil yani.


D: Peki şimdi yaş yetmişten yaş sıfıra, ikiye, üçe inelim. İnsanın en dramatik gelişimi 0-3 yaş, 0-6 yaş arası. Siz kitabınızda buralardan bahsettiniz mi ya da nedir yani burada altı çizilesi, herkes duysun istediğiniz bir şeyler var mı çocukluk dönemi ile ilgili, çocukluk ve erken çocukluk.

E: Kritik dönem yani çok fazla şey alabildiğimiz zihinsel anlamda, işte plaksi yani beceri anlamında çok fazla şey alabildiğimiz bir dönem. Çocukluk dönemi ile bence en önemlisi John Bowlby'nin meşhur bağlanma kuramı. Çünkü günümüzde uyku eğitimleri ya da beyaz gürültüyle çocuk uyutmak çok popüler. O yüzden ben bundan bahsetmek istiyorum. Birazcık nörolojinin dışına çıkacak belki çocuk psikiyatrisine girecek ama, bağlanma kuramı kişinin hayatı boyunca diğer insanlarla kuracağı ilişkinin tipini anneyle olan ilişkisi belirler diyen bir kuram. Yani bugün yüzde yüze yakın kabul ediliyor tüm ekollerde. Eğer anne çocuğa yeterince güven verirse, ağladığında yanında olabilirse, destek olabilirse, çocuk ilerde yetişkinlikte diğer insanlarla güvene dayalı ilişkiler kurabilir, daha samimi, daha doyurucu ilişkiler kurabilir ki bu hayattaki den önemli şeylerden biri.


Harvard geçenlerde dünyanın en uzun süreli çalışmalarından birini yayınladı, yaklaşık 100 yıllık bir çalışma. Oraya katılanlar vefat etti, onların çocukları katıldı, çalışmacılar vefat etti, yenileri katıldı falan, çalışma hala devam etti. İnsanları en mutlu eden şey nedir? Diye soruluyor. Yani bu kadar da önemli bir konu. Sosyal ilişkiler açık ara birinci çıktı, kolestrol seviyelerini de geçti, her şeyi geçti. E sosyal ilişkiler hayatımızda bu kadar önemliyken bağlanma kuramına dikkat etmemiz gerek. Bırak ağlasın uyusun dememeye, beyaz gürültü gibi tüm frekanslarda ses içeren uyaranlar vermemeye dikkat edelim. Bu uyaranlar çocuğa, bebeğe erken dönemde verildiğinde kritik dönemin erken sonlanmasına yol açtığını iddia ediyor. Bu da ilerleyen evrelerde otizm yapabildiğine dair bulguları var, yani kanıt diyemiyorum ama güçlü bulguları var. Bir mesaj vereceksem bu ikisini söylerim çünkü bu iki konu çok popüler, uyku eğitimi, beyaz gürültü, nasıl uyutacağız bu çocukları, uyumuyorlar.


D. Peki doğal bir şey değil mi çocuğun ilk yaşlarda uyumaması? O sırada beyin yolları, sinapslar oluşuyor, birbirine bağlanıyorlar falan, işte iki üç saatte bir emmesi gerekiyor bazen. Yani bebek bu, garip bir şey değil bu bebek uyumaz diyebilir miyiz acaba?

E: Benim çok sevdiğim bir abim var Doç. Dr. Fırat Erdoğan, kendisi çocuk doktoru, oğlumun da doktorluğunu yaptı. Biz gittik benim ilk çocuğuma 'Uyumuyor bu abi' dedik, o dedi ki 'Napalım o zaman bitki alsaydınız çocuk yapacağınıza' dedi. 'Doğurduğun hastaneye geri ver bakalım iade süresi geçmiş mi' dedi. Hani ay benim çocuğum da orada uyusun ben de fıstık gibi uyuyayım, yok öyle uyumuyorlar yani bir müddet anne de uykusuz kalıyor, kabullenin bunu.


D: Peki biz beyin hakkında neyi yanlış anladık? Şimdi bu beyin biliminde neler kendini yeniden tanımlıyor?

E: Neyi yanlış anladık sorusuna geleyim, ilk aklıma geleni söyleyeyim. Beynimizin %5'ini mi kullanıyoruz, %10'unu mu kullanıyoruz, yirmi mi, otuz mu işte öyle el sıkışıp anlaşıp gidiyoruz falan, 15'te anlaşalım. Aslında beynimiz istirahat halinde bile %100'ü aktif. Ama şu var yani belki beyin kapasitesini nöroplastisiteyle vesaireyle arttırabiliriz ama beyin dokusu çok kıymetli bir doku. O doku içinde tanınmayan bir alan yok. Onun dışında beyin sağlığıyla ilgili ne çok önemli biliyor musunuz, bu kadar alzheimer falan da gündemdeyken, kalbe iyi gelen her şey beyne çok iyi geliyor. Mesela Akdeniz tipi beslenme, egzersiz, sigaradan uzak durma, bunlar Alzheimer’da çok ciddi koruyucu faktörler. Bunlar da bilinse iyi olur.

Sohbet güzeldi gördüğünüz gibi, akıp gitti… Canlı halini ve ötesini merak edenler için ses dosyası da şurada… Tıklayın dinleyin


Kendinize, bedeninize, ruhunuza, zihninize iyi bakın efendim… Aşk ile!

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.