İnsan ilişkileri üzerine yıllardır çalışıyorum. Her danışan farklı bir hikâyeyle geliyor, farklı bir hayat anlatıyor. Kimi ilişkisini kurtarmaya çalışıyor, kimi biten bir evliliğin ardından yeniden ayağa kalkmaya uğraşıyor, kimi ise yıllardır aynı döngünün içinde neden kaldığını anlamaya çalışıyor. Hikâyeler farklı olsa da dikkatimi çeken ortak bir nokta var: İnsanlar çoğu zaman sevgi eksikliğinden değil, kendileriyle kurdukları bağ zayıfladığı için yoruluyor.
Bunu ilk duyduğunda şaşırtıcı gelebilir. Çünkü bize yıllardır mutluluğun doğru insanı bulmakla başlayacağı anlatıldı. Çocukluğumuzdan itibaren izlediğimiz filmler, okuduğumuz hikâyeler ve hatta çevremizden duyduğumuz cümleler, sevildiğimiz gün her şeyin tamamlanacağını öğretti. Oysa hayat, teoride öğrendiklerimizden çok daha farklı işliyor. İnsan bazen çok sevildiği hâlde kendini yalnız hissedebiliyor; ilgi gördüğü hâlde içindeki boşluğu dolduramıyor ve yanında biri olduğu hâlde kendini güvende hissedemiyor.
İşte tam da bu noktada kendimize sormamız gereken önemli bir soru var: Gerçekten sevgi mi eksik, yoksa o sevgiyi kabul edecek içsel alan mı?
Çünkü insanın başkalarından aldığı sevgi, çoğu zaman kendisiyle kurduğu ilişkinin süzgecinden geçiyor. Kendini değersiz hisseden biri, karşısındaki ne kadar güzel cümle kurarsa kursun, bir yerden sonra buna inanmakta zorlanıyor. Sürekli terk edilme korkusu yaşayan biri, en huzurlu ilişkinin içinde bile "Acaba ne zaman bitecek?" kaygısıyla yaşayabiliyor. Çocukluğunda sevgiyi hak etmek için çabalamış biri ise yetişkin olduğunda da sevgiyi doğal bir hak olarak değil, kazanılması gereken bir ödül gibi görebiliyor.
Belki de bu yüzden aynı ilişki iki farklı insanda bambaşka duygular uyandırıyor. Birinin kendini güvende hissettiği yerde diğeri tehdit algılıyor. Birinin sevgi olarak gördüğü davranışı, diğeri yetersiz buluyor. Çünkü ilişkiyi sadece yaşadığımız an belirlemiyor; geçmişten bugüne taşıdığımız duygular da ilişkiye sessizce eşlik ediyor.
Yıllar içinde şunu fark ettim: Birçok insan ilişkisini düzeltmeye çalışırken, kendisiyle olan ilişkisini hiç sorgulamıyor. Sürekli "O neden böyle davrandı?", "Beni neden anlamıyor?", "Bana neden bunu yaptı?" sorularının peşinden gidiyor. Oysa bazen asıl soru çok daha içeride duruyor: "Ben neden kendimi bu ilişkinin içinde kaybettim?"
Bu sorunun cevabı kolay değil. Çünkü insanın kendini kaybetmesi bir anda olmuyor. Küçük tavizlerle başlıyor. Kırıldığı hâlde susarak, istemediği hâlde "olur" diyerek, sırf karşı taraf üzülmesin diye kendi ihtiyaçlarını erteleyerek... Gün geliyor, ilişki devam ediyor ama kişi artık kendine yabancılaşmış oluyor. İşte o zaman yaşanan yorgunluk sadece ilişkinin yükü olmuyor; insanın kendinden uzaklaşmasının da ağırlığı oluyor.
İlişkiler üzerine konuşurken çoğu zaman sevgiyi merkeze koyuyoruz ama bence güven duygusunu yeterince konuşmuyoruz. Çünkü sevgi tek başına her şeyi iyileştirmiyor. İnsan, sevildiği kadar güvende de hissetmek istiyor. Duygularını rahatça ifade edebildiği, hata yaptığında değersiz hissetmediği, olduğu gibi kabul edildiği bir alan arıyor. Güven olmadığında sevgi bile zamanla kaygıya dönüşebiliyor.
Belki de bu yüzden bugün birçok insan ilişkisinde "Daha çok sevilmeye" değil, "Daha çok anlaşılmaya" ihtiyaç duyuyor. Çünkü anlaşılmak, insanın varlığına verilen en büyük onaylardan biridir. Birinin seni değiştirmeye çalışmadan dinlemesi, duygunu küçümsemeden anlamaya çalışması, bazen söylenecek en güzel sevgi cümlesinden çok daha güçlü bir etki bırakabiliyor.
Peki, bütün bunların içinde kendimize nasıl dönebiliriz? Bana göre bunun ilk adımı, mutluluğun sorumluluğunu tamamen karşımızdaki insana yüklemekten vazgeçmek. Çünkü hiçbir ilişki, insanın kendisiyle kuramadığı bağı tek başına kuramaz. Bir başkası sana değer verebilir ama sen kendini değersiz hissediyorsan o değeri içinde taşıyamazsın. Bir başkası sana güven verebilir ama sen sürekli kaybetme korkusuyla yaşıyorsan o güveni hissedemezsin. Sevgi dışarıdan gelebilir ama onu yaşayabilmek içeride açılan bir alanla mümkün olur.
Bu akşam kendinle birkaç dakika baş başa kalabilirsen, aynaya bakıp sadece şu soruyu sormanı isterim: "Ben gerçekten birinin beni sevmesini mi bekliyorum, yoksa uzun zamandır kendime vermediğim değeri başkasından almaya mı çalışıyorum?" Bu sorunun cevabını hemen bulamayabilirsin. Ama bazen insanın hayatını değiştiren şey, doğru cevaptan önce doğru soruyla karşılaşmasıdır.
Belki de gerçek mutluluk, kusursuz bir ilişki bulduğumuz gün başlamıyor. Belki gerçek mutluluk, bir ilişkinin içinde kendimizi kaybetmemeyi öğrendiğimiz gün başlıyor. Çünkü insan önce kendi kalbinde güvende hissettiğinde, karşısındaki sevgiyi de ilk kez gerçekten görebiliyor.
Ve sanırım ilişkilerin en sessiz ama en büyük gerçeği de tam burada saklı: Bir başkasının seni sevmesi hayatını güzelleştirebilir ama kendinle kurduğun bağ güçlenmeden hiçbir sevgi, içinde aradığın huzuru tek başına oluşturamaz.