HTHAYAT
BİRKAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ

İçinde kendimi en rahatsız hissettiğim mekanların başında gelir; oyuncak mağazaları.

Çağın bütün yapaylığını, sahteliğini ve ürkütücülüğünü yansıtırlar. Gürültülü, fazla ışıklı, aşırı renkli, gösterişli... Ama ruhsuz.

Oyuncak mağazaları; çocuğun ‘‘ekonomik segment’’ olarak görüldüğünün açık ilanıdır.

Ekranlar aracılığıyla çocuğun hayatına sızan bir ‘‘kahraman’’, tüketim zincirinin halkalarından birine dönüşür. Önce hikâye girer eve. Ardından tişörtü, çantası, defteri, oyuncağı… Ancak hikayeler artık hayal gücünden değil, reklam ve pazarlama faaliyetlerinden doğar. Dimağlarda masum bir obje olarak yer alan oyuncak, artık çocukların hayal gücünü değil; tüketim arzusunu besleyen, hazır senaryoların taşıyıcısı haline gelmiştir.

Bu oyuncaklar vasıtasıyla, oyunun özgür ve kendiliğinden filizlenen doğası törpülenmekte; çocuğa ne yapacağı, nasıl davranacağı komutlar halinde sunulmaktadır.

Çocuklardan çalınan şeylerin, en çok da zamanlarının gizli karşılığıdır; oyuncaklar.

Çağımızda ise bu zincirin halkalarından birine dahil olabilmenin adı; mutluluktur.

Peki, biz bu halkanın neresindeyiz?

Oğluma aldığım ilk oyuncak; elle dikilmiş bir kediydi. Uzun bir sürede oyuncaklara hiç ihtiyaç duymadığımızı anımsıyorum. Evdeki; tava, tencere, süpürge ve hemen hemen aklınıza gelebilecek her türlü nesne, dışarıda ise yaprak, kozalak, taş ve sopalar onun en sevdiği oyuncaklarıydı. Sonrasında Waldorf pedagojisinden ilham alarak, yüzleri neredeyse belirsiz bebekler tasarlayıp, diken bir kadından aldığım bebek... Bu bebeklerin yüzündeki doğallık ve sadelik çocukların hayal güçlerinin serbest kalmasını sağlıyor, çocuğa duygusal bir alan açıyordu. Bir erkek çocuğuna hediye edilebilecek en güzel oyuncağın hala bez bir bebek olduğunu düşünürüm.

Pandemi sürecinde hayatımıza dahil olmaya başlayan oyuncakların seçimi konusunda hep çok titiz davranmaya çalışsam da; bazen hayatın doğal akışı içerisinde benim de direnme gücümü yitirdiğim zamanlar oldu.

Geçtiğimiz günlerde oğlumu okula bıraktıktan sonra Asuman Abla’nın yanına uğradım. Okulun hemen yakınında, sobası tüten küçük bir kafesi var. Kafenin içindeki vitrin; kendi elleriyle diktiği, masallar diyarından çıkıp gelmiş gibi duran, insana hikayeler yazdıran, hayal gücünü kanatlandıran oyuncaklarla dolu. Asuman Abla ağır bir hastalık geçirmiş. Tedavi sürecinde ona en büyük gücü ise bu bez bebekleri dikmek vermiş, öyle söylüyor. Bu oyuncaklardan elde ettiği gelirle sokak hayvanlarına destek oluyormuş.

İçlerinden birini seçtim hemen. Aras, Pufi ismini verdi ona. Ona her baktığımda hikayeler doluşuyor zihnime.

Oyuncaklar söz konusu olduğunda köydeki çocuklardan bahsetmeden geçemem.

Hani yukarıda sözünü ettiğim ve o çok rahatsız olduğum gürültülü ve fazlasıyla renkli oyuncaklar var ya... Şehirde kısa sürede sıkılıp bir kenara atılan, yerini yenilerine bırakan oyuncaklar... İşte onlar bazen köydeki çocuklara getiriliyor.

Bu oyuncakları o çocukların ellerinde gördüğümde, şehirde hissettiğim rahatsızlığı hissetmediğimi özellikle belirtmek isterim. Belki de hala içten içe o çocukların bir şeylerden yoksun olduğunu düşündüğüm için... Oysa asıl yoksunluğun bu olmadığını bilmeme rağmen.

Azın, çokluğunu en çok bizim köydeki çocuklarda gözlemliyorum. Bozulan hemen her şeyi tamir ediyorlar. En olmadık nesnelerden oyuncaklar yapıyorlar.

Asıl yoksunluk; tüketimle doldurulmaya çalışılan, sonra da çocuklara miras bırakılan o eksiklik hissi...

Paylaş:
brush-purple Yorumlar