Kısa cevabı hemen verelim: tabi ki erkeklere. 1972'de Amerikalı sosyolog Jessie Bernard bugün hâlâ geçerli bir tespit yaptı: Evlilikler çiftlerin her ikisi için de aynı dinamiği ihtiva etmez. Her evliliğin içinde aslında çiftlerin her birinin deneyimlediği iki ayrı evlilik vardır. Aynı çatı altında, aynı nikâhla kurulmuş bir birlik, kadın ve erkek için bambaşka deneyimler üretebilir. Yarım asır sonra elimizdeki veriler Bernard'ı doğrulamakla kalmıyor, bu farkı yıllarla ölçmemize de imkân veriyor.
Milyonlarca kişiyi kapsayan araştırmalar yapılmış ve sonuç son derece tutarlı bir tablo çiziyor. Evli erkekler bekâr, boşanmış ya da dul erkeklerden belirgin biçimde daha uzun yaşıyor. Erkeklerde boşanma ya da eşin ölümü erkeğin sağlığını sarsıyor; kadın ise bu kayıplardan çoğu zaman daha çabuk toparlanıyor. Akademik araştırmaları bir kenara bırakıp sadece şöyle bir etrafınıza bakın. 60 yaş üstünde eşini kaybetmiş kadınların ve erkeklerin evlenme iştahını değerlendirin, ne demek istediğimi göreceksiniz.
Evlilik kurumunun kadına verdikleri ile erkeğe verdikleri bir değil. Her ne kadar Issız Adam şovlarına kendini fazla kaptırmış erkeklerin dünyasında evlenmeyi isteyen taraf hep kadınmış gibi görünse de kadınların evlenme istediği altında evlilik ile hayatlarına gelecek olan konfor yatmaz, çünkü zaten konfor değil ilave iş yükü gelir.
Evlilikle kadının üstüne gelen sadece evi çekip çevirmenin getirdiği ilave iş yükü değil, aynı zamanda kocaya yöneltilen de bir bakım yüküdür. Evli erkeğin doktora daha düzenli gitmesi, ilacını aksatmaması, daha düzenli beslenmesi ve riskli alışkanlıklarını azaltması, literatürde "sosyal kontrol" diye adlandırdığımız tüm bu bakım geleneksel olarak kadından erkeğe gelir. Kız evlatların ebeveynlerinin bakımını üstleniyor olmasını da yine aynı lensten okumak mümkün. Sadece duygusal bir katkı değil, fiziksel bir katkıyı da beraberinde getirir. Randevuyu alan, ilacı hatırlatan, sofrayı kuran, "şu beni hiç tahlil yaptırmadın" diye ısrar eden çoğunlukla bir kadındır. Erkeğin ömrünün uzamasına yol açan, evlilikten kazandığı yıllar, büyük ölçüde kadının görünmeyen emeğiyle üretilen yıllardır.
Bakım emeğinin saat başı dağılımına ilişkin veriler inanır mısınız Türkiye'de de tutuluyor. TÜİK'in zaman kullanım verilerine göre kadınlar hane ve aile bakımına günde dört saati aşan zaman ayırırken, erkeklerde bu süre bir saatin altında. Ki bu verilerin beyan esaslı olduğunu “akşam yemeği hazırlığına katılırım” diye yanıtlayan erkeklerin haftada maksimum bir kez salata yaptığını da içten içe biliyoruz. Hasta eşe, yaşlı ebeveyne ve çocuğa bakım da çoğunlukla kadınlara kalır. Evlilik erkek için bir bakım sistemine dahil olmak demekken, kadın için çoğu zaman o sistemin kendisi olmak demektir.
Evlilik kötülemek istemem. Fakat kötülemek istemediğim evlilik, iki eşit bireyin karşılıklı dayanışması ve birbirine “dengeli şekilde” omuz olduğu bir yuva. Gel gelelim sağlık getirisindeki bu asimetriye baktığımızda, dayanışmanın tek yönlü aktığı durumların hiç de istisna olmadığını görmek mümkün. Erkeğin evlilikte kendisine düşen payın “evin ekmeğini getirmek” şeklinde daraltılması halinde eşit katkılardan söz etmek mümkün olmaz.
Evlilik aynı zamanda bir bağ kurma yoludur. Kadınların evlilik dışında daha geniş arkadaşlık ve akrabalık ağları kurabilmesi, erkeklerin ise duygusal ve sosyal hayatlarını büyük ölçüde eşleri üzerinden sürdürmesi de aynı toplumsal cinsiyet düzeninin ürünü. Erkeklere küçük yaştan itibaren duygularını paylaşmamayı, yardım istememeyi, kendi bakımını başkasına devretmeyi öğreten bu düzen bugün bir salgın olarak adlandırılan “erkek yalnızlığı”nın kök nedeni. Sosyal ağlar kadın merkezli kurulduğunda evlilik kurumunun yokluğunda erkek kırılganlığı da kaçınılmaz.
Bu noktada evliliğin toplumsal cinsiyet rollerini yalnızca yansıtmadığını, aynı zamanda yeniden ürettiğini söylemek mümkün. Evlilik, bakım emeğinin kime ait olduğuna dair örtük bir sözleşme gibi işliyor. Çiftler evlilikten önce daha eşitlikçi bir iş bölümüne sahip olsa bile, özellikle ilk çocuktan sonra geleneksel rollere geri dönüldüğünü gösteren çok sayıda çalışma var. Kurum, bireylerin niyetinden bağımsız olarak belirli bir düzeni teşvik ediyor. Dolayısıyla bu tuzağa düşmemek aktif bir çaba gerektiriyor. Hiçbir şey yapmazsanız su akar, sizi de götürür.
Mesele evliliğin iyi ya da kötü olması değil, bir muhtaç-muktedir ilişkisi kurup kurmadığı. Getirilerinin ve yüklerinin dengeli dağıtılıp dağıtılmadığı. Eşitlikçi evliliklerde, yani bakım emeğinin gerçekten paylaşıldığı, kadının kendi sosyal ve ekonomik alanını koruyabildiği ilişkilerde, iki tarafın da kazandığını gösteren bulgular var. Ki bunu bilimsel araştırmalara gitmeden doğrudan gözlemlemek dahi mümkün. Esasen sorun kurumun kendisinden çok, kurumun içine yerleştirdiğimiz rollerde.
Hanelerimizi dönüştürmek elbette ki bir başlangıç noktası. Öte yandan kalıcı bir dönüşüm için kamusal politikanın, iş yaşamının ve eğitimin sürece dahili şart. Tam bu noktada tam da bu sistemi öngören İstanbul Sözleşmesi’ne de bir selam göndermek isterim. Babalık izinlerinden esnek çalışmaya, kadınların istihdam engellerinin ortadan kaldırılmasından, erkeklere yönelik sağlık okuryazarlığına, okullardaki toplumsal cinsiyet eğitimine kadar tüm politikalar bu sonuçla doğrudan ilişkili.
Jessie Bernard'ın iki evliliği tek bir evliliğe dönüştüğünde, yani iki taraf da aynı ilişkiden benzer bir güvenlik, destek ve sağlık aldığında, evlilik gerçekten iki kişinin kurumu olacak. O güne kadar sormaya devam etmeliyiz: Bu birlikte geçirilen uzun yıllar, kimin emeğiyle uzuyor?