Bir zamandır tuttuğum bir liste var. Hiç de romantik olmayan şekilde excelde tuttuğum bir liste. Kendime e-mail atmıştım. Her sene doğum günümde açıp bakıyorum. Neleri tamamlamışım, neleri tamamlamaktan vazgeçmişim. İçinde “oğlumun konserini izlemek” gibi benden çok bağımsız hayaller de var. Belki de vazgeçecek çocuğum enstrüman çalmaktan. Yazdım ama yine de. Beni neyin mutlu edeceğini, ne olursa doyumlu bir hayat yaşamış olacağımı göreyim, anlayayım diye. Bu sene bir tanesini gerçekleştirdim, o da Camino’yu yürümekti.
Camino de Santiago, İspanya'nın kuzeyindeki Santiago de Compostela Katedrali'ne ulaşan tarihi bir Katolik hac rotası ağı, çeşit çeşit rotaları var, varılan yer aynı. Bin yılı aşkın süredir yüründüğü söyleniyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan ve İspanya’nın önemli bir kültür sembolü olan rota çok iyi korunmuş. Son derece de popüler hale gelmiş. Ben bu rotayı 2020 yılında Nermin Yıldırım’ın Ev kitabında öğrenmiştim. Meğer Paulo Coelho’da hem Hac hem Simyacı kitaplarını bu yolu yürüdükten sonra yazmış. Velhasıl okuduğum zamandan beri yürümek isterdim, yürümenin neye neden iyi geldiğini çok da iyi bilmeden.
Öte yandan EMDR terapisine de çok ilgiliyim ve artık hayatıma soktuğum da bir dönemdeyim. EMDR’ın açılımı Eye Movement Desensitization and Reprocessing yani Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme. Bu yöntemde, travmatik anıları beynin bilgi işleme sistemi ile yeniden işleyerek etkilerini hafifleten bir yaklaşım benimseniyor. Baya tenis maçı izlemek gibi düşünün. Öğrendim ki Francine Shapiro'nun EMDR'yi keşfetmesi tam olarak bir yürüyüş sırasında olmuş. İnternet araştırması bana şu bilgiyi veriyor: “1987 baharında parkta yürürken rahatsız edici bazı düşüncelerinin kendiliğinden kaybolduğunu fark etti ve bu düşüncelerin hiçbir bilinçli çaba olmadan ortadan kalktığını, değiştiğini görünce meraklanıp neler olduğuna yakından dikkat etmeye başladı.” Yani EMDR’ı teknik olarak yürüyüşten türetmiş. Tam bu esnada aklıma Barış Bıçakçı’nın “Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.” dizesi geliyor.
Bu öyle “bir yürüyüşe çık, açılırsın” gibi bir basitlikte değil esasen. Hem okumalarım hem deneyimlerimle söyleyebilirim ki 2 saatin üzerinde bir yürüyüş yaptığınızda açığa çıkabilen bir sonuç. Ben daha önce Likya Yolu’nun da 300 kilometresini (5 ayrı seferde olmak üzere) yürüdüm. O da çok iyi gelmişti, her açıdan ferahlatan bir deneyimdi. Ama varoluşsal bir sancıma iyi geldiğini söyleyemem çünkü bence yanlış yaptıklarım vardı. En yanlış yaptığım da şu: yol boyunca yanımdakiyle sohbet etmek. İşte Camino’da tam da bunun aksini yapabilmeye odaklanmıştım. Kendimi dinlemeye tahammül edemeyip devamlı başkasıyla konuşma halini delmeye. İnanır mısınız becerdim de.
Aslında senelerdir niyetim bu yolculuğa yalnız çıkmaktı. Niyetlendiğimden bu yana üstünden 6 sene geçmiş. Dedim erteledikçe daha da yapamayacak gibi hissediyorum. Esnetebilirim. İrem Çağıl bir zamandır kadınlarla yürüyor bu yolu. Ona katılayım dedim. Katılmadan önce de söyledim “ben biraz kendi başıma kalmak istiyorum, sonra bu da ne aksi kadınmış olmasın, yoksa ben vallahi çok severim kadın toplaşmalarını”. İrem üzerinden bir araya gelmiş 15 kadın yürüdük 130 kilometreyi, sırtımızda çantalarımızla. Ben kendime söz verdiğim gibi yolda hep yalnızdım, sessizdim. Yol güvenli. Ağaçların arasında. Doğayla temas halinde. Yanından geçen hiç tanımadığın insanlar “Buen Camino” diyerek selam veriyor. Güvenlik hissin artıyor. Yürüyüş sonunda kalacağınız yerde diğer kadınlar olduğunu, İrem’in olduğunu biliyorsun, güvenlik hissin artıyor. Kendine dönmemek için hiçbir sebep yok.
Çok yorgundum bu yola çıkmadan önce, zihnen çok yorgundum. En klişe haliyle zihnin dinlenmesi için bedenin yorulması gerekiyormuş. Ayaklarım su topladı, sırt çantam köprücük kemiklerime yara yaptı, 40 kişiyle ranzalı yatakhanelerde konakladık ve o kadar iyi geldi ki. Gitmek, gidebilmek, çantanı sırtında taşıyabilmek, bedeninin aslında ne kadar güçlü olduğunu görebilmek, aslında ne kadar az eşyayla da ne kadar rahat olduğunu görmek. 6 günü yürümek olmak üzere toplam 10 günlük bir seyahatti ve o kadar yetmedi ki. O kadar dönmek istemedim, o kadar tekrar gitmek istedim ki. Hala hayalini kuruyorum.
Ben bu yolculukta kendimle kalırken de çok sarmalanmış hissettim. Acayip bir kombinasyon. İrem, bütün deneyimiyle ihtiyacın olduğunda başvurabileceğin bir ışık kaynağı gibiydi. “Karanlıktan korkarsan ben buradayım ama bence açma o ışığı, kendi ışığını kendin de büyütebilirsin” diyordu varlığıyla. Bence kadınlar olarak en ihtiyaç duyduğumuz tam da böyle bir cesaretlendirme. Çocuk eyler gibi günün her saatini rehberin planladığı, her detayın önceden belirlendiği ve bu sınırların dışına hiç çıkılmayan bir “tatile” gitmek istiyorsanız, İrem’le yürümenizi hiç önermem. Gitmek istiyorum, yürümek istiyorum ama çekiniyorum, becerebileceğimden emin değilim ama çok istekliyim, kendi sınırlarımı görmek istiyorum ama kullanmayacaksam bile her ihtimale karşı yanımda can yeleğim olsun istiyorum diyorsanız, tam size göre bu yol.
Bana o kadar iyi geldi ki, kendime iyi gelen her şeyi sevdiklerimle paylaşma dürtüme engel olamadığımdan seslenmek istiyorum: Yürüyelim be bacılarım. Çıkalım evlerden, tüm o sabit yaşamlarımızdan. Hayatı bizim için tam aksi şekilde kurguladılar evet. Barış gelini olarak çıktıkları yolda gelinlikleriyle tecavüz edip öldürdüler kız kardeşlerimizi. Bu kapıdan çıkarsan dönemezsin dedikleri odalara kapattılar bizi nesillerdir. Çıkamadıkları evliliklere çocuklar yaptı annelerimiz teyzelerimiz, biraz olsun çiçek açabilmek için. Gidebilmek o kadar kritik ki, başka yerlerde yeniden kök salmak, dönüşmek, uyumlanmak, bunların hepsi güçlenmek demek. Yol hazır. Niyetini ekmek kıymetli bir başlangıç. Dilerim bu yazı cesaret arayana ışık olsun.