HTHAYAT
BİRKAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ

Zaten kadınsanız her attığınız adım politiktir. Bazen sadece bir yerde kadın olarak var olmanız dahi feminist bir eylem olabilir. Feministler bir dönem toplanıp kahvehanelere gidiyorlardı bir politik eylem biçimi olarak. Maksat belli: kadınları dışladığınız mekânlara da talibiz. Malum kamusal alanlar erkeklerin tabiri caizse işgali altındadır ve belli mekânlarda sadece erkeklerin olması kimseye garip gelmez. Saati ve yeri önceden programlanmış kadınlar matinesi dışında herhangi bir kamusal alanın ise sadece kadınlar tarafından kullanıldığını görmeyiz. Kadınlara ayrılan alan “ev”dir. Kadınlar evlerde toplanır. İşte kamusal alan kullanımına dair itirazın çıkış noktası tam da bu “eve kapatılma” haline.

Bu itirazın çeşitli görünümleri var. Mesela @kadinlarcamilerde hareketi var, yakından takip ettiğim bir hareket. “Kadınlar camilerin neresinde?” sorusundan yola çıkıyor ve camilerde kadınlara ayrılan alanların nasıl da temizlik malzemelerinin depolandığı, karanlık, havasız yerler olduğundan şikâyetle aslında kadınların camilerden nasıl da dışlandığını kendisine mesele edinen, bunu görünür kılmak isteyen bir hareket. İbadethaneler de kamusal alandır ve sadece erkeklerin tekelinde değildir.

Feminist gece yürüyüşünün gece olmasının arka planında da aynı saik yatar. Nitekim yürüyüşte en sık tekrarlanan sloganlardan biri de “geceleri de, sokakları da, meydanları da, terk etmiyoruz” sloganıdır. Geceleri kadınlar için tekinsiz olan sokaklar binlerce kadınla, slogan ata ata, pankartlarla yüründüğünde hiç de korkutucu olmaz. Tam aksine cesaretlendirici ve güçlendirici olur. Yürümek en temel insani özelliklerimizden biri. Aslında yüzmek de öyle.

Bu yaz aklıma bu mesele düştü. İstanbul gibi ortasından boğaz geçen sahilleri bol bir şehirde neden denize giremediğimizi düşünürken, aslında müsilaj gibi, koli basili gibi tehlikelerin bizi durdurduğunu düşünüyordum. “Zaten deniz çok pis.” Sonra düşündüm de bizim Yalova’da yazlığımız var ve ben kendimi bildim bileli Marmara’da denize girerim. Bu gerçekle yan yana koyduğumda esas problemin kirlilik olmayabileceğinin aydınlanmasını yaşadım. Tek sorun (ya da belki esas sorun demeliyiz) kirlilik değil nitekim, Boğaz dâhil olmak üzere İstanbul’un çeşitli sahillerinde yüzen erkeklere her saatte rastlayabiliyoruz.

Niyet ettim kadınlara çağrı yapıp birlikte Boğaz’da yüzmeye. Önce kendim gidip bir keşif yapayım, merdivenli yer bulayım, kalabalığı kolaçan edeyim derken bu kontrol manyaklığı dâhilinde henüz çağrısını yapamadım. Ama pes etmiş değilim. Aksine bundan bahsettikçe daha heveslendim çünkü bu niyetime dair hislerimi yazarken başka gerçeklerle de yüzleştim. Aslında zaten tahmin ettiğim ama bu vesileyle birinci ağızdan öğrendiğim gerçekler: üç taraflı denizlerle çevrili ülkemizde deniz kenarı bir şehirde doğmuş büyümüş kadınlar bile yüzme bilmiyor, üstelik aynı ailenin erkekleri yüzme bilirken.

Yazının başında da belirttiğim gibi kadınsanız her attığınız adım politiktir. Denize girmek demek ıslanmak demek, nasıl ıslanacaksınız? Islanan kıyafetler üstünüze yapışır, bedeninizi belli eder. Bikini/mayo giyme konusu zaten başlı başına bir mesele. Bunlara kafa yorarken haşema diye bir tasarım olmasa ne kadar çok kadının yüzme şansından mahrum kalacağını düşündüm sonra. Kadınların haşema ile denize giriyor olmasının bazı kadınlar tarafından dahi nasıl rahatsızlıkla karşılandığını ve bunun da aslında içselleştirilmiş mizojini (kadın düşmanlığı) ile ne kadar bağlantılı olduğunu.

Geceleri de, sokakları da, meydanları da, denizleri de terk etmiyoruz. Kamusal alanlar hepimizin. Bu dünyanın yarısıyız. Dünyanın sadece onda birinde var olmaya da razı değiliz. Benden haber bekleyin dostlarım, o denize gireceğiz!

Not: Boğazda yüzme deneyimi olan bacılarım ne olur bana asli@sebuka.com adresinden bir yazıversin, birlikte istişare edelim.

Paylaş:
brush-purple Yorumlar
ITEM
ITEM