HTHAYAT
BİRKAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ

Bayramı geride bıraktık. Kalabalık sofralar kuruldu. Fotoğraflar çekildi, paylaşıldı. Ya da hiçbir şey yapılmadı. Kimileri yaptığına, kimileri yapmadığına memnun. Ama bütün o kalabalıkların içinde herkesin içi gerçekten ısındı mı, orası biraz muamma.

Bir topluluğun parçası olmak, en temel güdülerimizden biri. Yalnız kalmamak, dışlanmamak, bir yere ait hissetmek… Bunların hayatta kalmakla ilişkisini uzun uzun anlatmaya gerek yok; bunu bedenimiz zaten biliyor. Bir topluluğun parçası olmasaydık savanalarda hayatta kalamazdık. Bu içgüdümüz bir ortama girdiğimizde kabul görmek için kendimizi nasıl ayarladığımızdan, dışlandığımızda içimize çöken o tanıdık sıkıntıdan belli. Ama tam da bu yüzden çoğu zaman şu soruyu sormayı atlıyoruz: O “topluluk” dediğimiz şey kimlerden oluşuyor? Bizi olduğumuz gibi kabul eden, yanımızda rahatça var olabildiğimiz insanlardan mı, yoksa ait hissedebilmek uğruna kendimizi sürekli törpülemek zorunda kaldığımız kişilerden mi? Çünkü bazen ait olma ihtiyacı o kadar baskın oluyor ki, ait olduğumuz yerin bize ne yaptığına bakmayı ihmal ediyoruz.

Hayata gözümüzü açtığımız ilk çember geniş ailemiz. Gelinler, damatlar, kuzenler, onların çocukları… Sonra komşular, okul arkadaşları, varsa mahalle arkadaşları, iş arkadaşları. Yaş ilerledikçe çocuklarımızın arkadaşlarının ebeveynleri de ekleniyor bu listeye. Dönüp bakınca, hayatımızdaki insanların büyük bir kısmının aslında sadece aynı anda aynı yerde bulunmuş olmaktan ibaret bir tesadüfün sonucu olduğunu fark ediyoruz.

Bu tesadüfi ilişkilerin bir kısmı zamanla eleniyor. Uyuşamadıklarımızla mesafeleniyoruz. Zor oluyor belki ama oluyor. Kimse de çıkıp “olur mu, idare et, alttan al” demiyor. Ama konu aile olunca, aynı esneklik ortadan kayboluyor. Bir anda herkesin birbirini ikna etmeye çalıştığı görünmez bir odaya giriyoruz.

Çünkü aile içinde bazı roller çoktan dağıtılmış oluyor. Sadece “büyük” olduğu için idare edilenler var. Erkek olduğu için dokunulmayanlar var. “Böyledir” denilerek sınırlarının dışına çıkmasına izin verilenler var. Bir de kendine “deli” etiketi yapıştırıp, o etiketin sağladığı rahatlıkla her şeyi yapabilenler. Böylece, kimsenin açık açık konuşmadığı ama herkesin içinde bildiği bir denge kuruluyor. Daha doğrusu bir dengesizlik.

Bu dengesizliğin içinde bazıları sürekli veriyor, bazıları sürekli alıyor. Alma verme dengesi bozuldukça da ortada sessiz bir sömürü alanı oluşuyor. Ve en ilginci, bu durum çoğu zaman “fedakârlık” diye adlandırılıyor.

Biraz durup düşünün isterim: Fedakârlığıyla övülenler genellikle kimler? Her türlü kahrı çeken, adaletsizliğe itiraz etmeyen, “aile her şeyden önemli” diyerek kendinden vazgeçenler… Çoğu zaman kadınlar. Çünkü sevilmeme, dışlanma ihtimali en çok onların önüne konuyor. Ve o ihtimal, itiraz etmeyi zorlaştırıyor.

Topluluk halinde yaşayan canlılarız, evet. Birbirimize ihtiyacımız var. Ama bir arada kalmanın bedeli sürekli aynı kişiden çıkıyorsa, orada artık dayanışmadan değil, alışkanlığa dönüşmüş bir adaletsizlikten söz etmek gerekir. Aile dediğimiz şey, insanı olduğu haliyle tutabildiği ölçüde anlamlı. Yoksa kalabalık sofralar kurulur, herkes yerini alır ama bazıları hep eksik oturur.

Paylaş:
brush-purple Yorumlar