Gün geçmiyor ki kamusal bir figür olan bir failimiz daha mağdur olmasın. Geçtiğimiz hafta sonu Kadıköy'de bir barda yaşanan “dışlanma” ki -fail aklayıcılar linç demeyi tercih ediyor- hukuk tarihçilerinin kitaplarda anlattığı bir ayrıntının sokak düzeyindeki yansımasıydı adeta: devletin cezalandırmayı bıraktığı ya da cezalandırmada yetersiz kaldığı yerde, topluluk kendi yaptırım mekanizmasını devreye sokar.
Modern ceza hukukunda yatan cezanın temeli de şudur: ihlal edilen kolektif vicdanı onarma, grubun ahlaki sınırlarını yeniden çizme ve bu sınırların hâlâ geçerli olduğunu topluluk üyelerine kanıtlama. Ozan Güven'in başına gelenler tam da bu. Bir gün olsun pişmanlık göstermemiş, ceza almanın bu kadar zor olduğu bir ortamda şiddet faili olarak hüküm giymiş, cezası istinaf tarafından da onanmış, bir gün dahi hapis yatmamış, bir kez olsun samimi bir özür dilememiş, her fırsatta devlet tescilli suçunu inkar ettiği gibi şiddet uyguladığı kadını suçlamış bir figür var karşımızda. Resmi sistem, suçu tespit etti ama bedeli tahsil edemedi. Kolektif vicdan ihlal edildi ama onarım gerçekleşmedi.
Aynı adam sanki başka yer kalmamışçasına kadınların güvenli alan olarak inşa ettikleri bir bara gidiyor. Mekan işletmecileri kadınların rahatsızlığını görüp kendisinden mekanı terk etmesini istiyor. Failimiz direniyor. İşte tam bu noktada “dışarı dışarı dışarı” sloganları atan kadınlar giriyor devreye. Failimiz sonradan kendi ifadeleriyle öğrendiğimiz üzere son derece incinerek mekandan kovulmuş oluyor. Bu eylemle aslında kadınlar birkaç şeyi aynı anda yapıyor.
Birincisi, fail için gerçek bir bedel oluşturuyor. Modern devlet öncesi topluluklarda dışlamanın gücü, bireyin topluluk ağından kopmasının somut sonuçlar doğurmasından geliyordu. Burada da benzer bir şey işliyor: kamusal mekânda görünürlük, sosyal hayata katılım, "normal bir insan gibi" barda oturabilmek, bunlar, hukuki cezanın dokunmadığı ama toplumsal yaptırımın erişebildiği alanlardır. “Bizimle değilsin” demenin bir yolu. Kuralları çiğnedin. Ya kendini affettir ya da kendine yeni bir kabile bul. Burada sana artık yer yok. Linç yok. İnsan dışı bir tutum filan yok. Bir bedel ödetme var. Davranışının bir sonuç doğurması var.
İkincisi, bir sınır çiziliyor. Kadınların "bu mekân senin için değil" demesi, salt bir tepki değil, bir alan tanımlamasıdır. Dışlama her zaman kalıcı bir kovma olmak zorunda değil. Çoğu zaman asıl işlev, failin topluluk içindeki statüsüne yönelik kamuoyu önünde verilen mesajdır. "Nasıl biri olduğunu görüyoruz ve bu halinle seni kabul etmiyoruz." Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet dediğimiz sıradan bir adli suç değil, bir nefret suçu. Bu suçu işleyenlerin utandırılması, şeref ve haysiyetten yoksun bir yere konumlandırılması mücadele araçlarımızdan biri. Ta ki pişmanlık gösterip tekrarlamayacakları taahhüdünü verene kadar.
Üçüncüsü de diğer faillere gönderdiği mesaj. Caydırıcılık teorisi, cezanın yalnızca faille değil seyirciyle de konuştuğunu söyler. Toplumsal yaptırımın kamusal niteliği bu yüzden önemlidir: Ozan Güven'in barda yaşadıkları, sosyal medyada yayıldığı andan itibaren başka faillere de ulaşan bir mesaj taşır. Zaten tam da bu yüzden en çok da erkeklerden fail aklama görürsünüz. Bir gün kendisinin de o pozisyonda olabileceğinden çekinen potansiyel failler “aa bu kadarı da fazla canım” demeye başlar.
Burada bir diğer konu da sınır çizenin -üstelik de ses yükseltmek suretiyle- bir kadın olması. Feminist gece yürüyüşünün çok sevdiğim bir dövizini hatırlatıyor bu bana “dik duran kadınlara hepinizi alıştıracağız.” İtirazlardan biri şu, o kadına kimmiş, o kadın mekanın sahibi miymiş? O kadın, diğer her kadın gibi kadına yönelik şiddetin muhatabı ve mücadelenin öznesi. Dolayısıyla ortada bir şiddet faili varken o kadının da kendi güvenli alanını inşa etmesi kaçınılmaz. Kadın hareketi de gücünü bu dayanışmasından alıyor malum.
Nitekim failin basın açıklamasından da aynı mesajı alıyor. “(bu yapılan) her hali ile sınır ve had aşımıdır” diyor failimiz. Haddinizi bilin kadın başınıza, bu ne cüret diyor. Açıklamasının devamında “o tepkinin içinde sağduyunun, mesafenin ve insani ölçünün kaybolmuş olması ve provoke edilmeye çalışılmamdı” demiş. (O provake yazmış ama ben gözünüz kanamasın diye düzelterek yazdım.) Mesafeden kastımız bir kadının başının duvarlara vurulması mı mesela pek sevgili failimiz? Seni provoke edip içindeki canavarı tekrar çıkarasın diye uğraştı kadınlar ama sen bu kez kendini tuttun mu sevgili failimiz? Bir bravomuzu almak istedin belli ki ama mümkün değil. Sadece şu açıklamayı okuyarak bile gören gözler için nice ibretler var.
Mekândaki kadın başka bir şiddet failinin avukatıymış da bilmem ne. Öncelikle aslı astarı var mı bu iddianın bilmiyorum, araştırmadım. Ama bir anda böyle bir itibarsızlaştırma şovuna da hiç şaşırmadım. O kadının o tutumu binlerce kadın tarafından sahiplenildi mi? Sahiplenildi. Ağzına sağlık bacım dendi mi? Dendi. Dolayısıyla konunun ilk taşı atan kadının şahsi meselesinin çok dışında olduğu zaten çok aşikar. Buradan hareketle kimin avukatı olduğunun da bir önemi yok çünkü zaten o kadının kimliğinin bir önemi yok.
Son olarak “cebinde silahı olan adama bunu yapamazsınız, OG’yi efendi buldunuz tabi” çıkışları var ki cevap yazmaya elim varmıyor ama sussam da gönül razı değil. Tam bir wahataboutism safsatası. Bir müdahalenin değeri, yapılmayan başka müdahalelerle ölçülmez. Silahlı adamların güç hiyerarşisi karşısında cesaret gösterememek zaten aşılması gereken başka bir engel. “Bu yaptırım haklı mıydı" sorusu başka, "bu yaptırım cesurca mıydı" bambaşka ve inanır mısınız birbiriyle hiç ilgisi olmayan sorular. Yaptırımın meşruiyeti, failin tehlike düzeyiyle değil, eylemin haksızlığıyla ölçülür. Bu mantıkla daha büyüğüne cesaret edemiyorsak hiçbir şey yapmamamız gerekir ki zaten bu itirazın pratik işlevi de budur: eylemi değersizleştirerek eylemsizliği meşrulaştırmak.
Kimileri duyguları incinen fail erkeklerle işbirliğine soyunadursun, kadınlar güvenli alanlarını korumaya devam edecek. Bu da size dert olsun.