Tokyo’da bir barda

İçinde hiçbir acı, kin ya da kıskançlık olmadığını görünce ben de anlamıştım; sadece aşk yeterdi...

Tokyo’da bir barda

Japon gazeteci klasik soruyu sordu: “Peki en sevdiğiniz yazarlar kimler?” Ben de klasik cevabı verdim: “Jorge Amado, Jorge Luis Borges, William Blake ve Henry Miller.” Çevirmen bana şaşkınlıkla baktı: “Henry Miller mı?”

 

Sonra hemen soru sormanın onun işi olmadığını hatırladı ve çeviriye devam etti. Röportaj bitince, cevabıma neden bu kadar şaşırdığını sormak istedim. Ona Henry Miller’ın yazar olarak pek de münasip bir isim olmayabileceğini ama bana uçsuz bucaksız bir dünyanın kapılarını açtığını ve günümüz edebiyatında kolay kolay bulunmayan bir yaşam enerjisiyle dolu kitaplar yazmış bir yazar olduğunu söyledim.

 

“Ben Henry Miller’ı eleştirmiyorum ki, ben de onun hayranlarından biriyim” diye cevap verdi kız. “Japon bir kadınla evli olduğunu biliyor muydunuz?” Elbette biliyordum. Birilerinin hayranı olmaktan hiç gocunmam ve böyle olduğunda onların hayatları hakkında her şeyi öğrenmeye çalışırım. Bir defasında sırf Jorge Amado ile tanışmak için bir kitap fuarına gitmiştim. Borges ile tanışmak için 48 saatlik bir otobüs yolculuğu yapmıştım (ama sonunda benim yüzümden bu gerçekleşememişti çünkü onu karşımda gördüğümde donup kalmış ve tek kelime bile konuşamamıştım). New York’ta John Lennon’un kapısını çalmıştım (apartman görevlisi onunla neden görüşmek istediğime dair bir not bırakmamı ve Lennon’un daha sonra beni arayacağını söylemişti, ama bana hiç geri dönmedi).

 

Big Sur’a gidip Henry Miller’ı görme planlarım da vardı ama daha bu yolculuğu yapmak için gereken parayı biriktiremeden o ölmüştü. “O Japon kadının adı Hoki” dedim gururla. “Ayrıca Tokyo’da Miller’ın suluboya resimlerinin sergilendiği bir müze olduğunu da biliyorum.” “Bu gece onunla tanışmak ister misiniz?” Bu da sorulur mu! Elbette hayattaki idollerimden biriyle birlikte yaşamış bir kişiyle tanışıp konuşmayı isterim. Dünyanın her yerinden onu ziyarete gelenler oluyor, birçok kişi onunla röportaj yapmak için kapısını çalıyordur diye düşündüm, ne de olsa Miller ve o neredeyse 10 yıl birlikte yaşamışlardı. Ondan basit bir hayrana zaman ayırmasını istemek zor olmayacak mıydı? Ama çevirmen bunun mümkün olduğunu söylüyorsa ona güvenmem en iyisiydi – çünkü Japonlar her zaman sözlerini tutarlar. Günün geri kalanında gerginlik içinde bekledim, sonunda birlikte bir taksiye bindik ve işler o andan itibaren tuhaflaşmaya başladı. Üzerinden viyadük geçen bu yüzden de hiç güneş ışığı almayan bir sokakta durduk. Çevirmen eski püskü bir binanın ikinci katındaki ikinci sınıf bir barı işaret etti. Merdivenleri çıktık ve içerisi tamamıyla boş olan bara girdik ve işte Hoki Miller oradaydı.

 

Şaşkınlığımı gizlemek için eski kocasına olan hayranlığımı abartılı bir şekilde dile getirmeye çalıştım. Beni barın arka tarafındaki küçücük bir müzeye dönüştürdüğü küçük odaya götürdü; içerde bazı fotoğraflar, üç-beş imzalı suluboya resim ve içine ona ithafen bir şeyler yazılıp imzalanmış bir kitaptan başka bir şey yoktu. Bana onunla Los Angeles’ta yüksek lisansını yaptığı sırada tanıştığını anlattı: Bir yandan okuyor bir yandan da geçinebilmek için bir restoranda piyano çalıp Fransız şarkılarını (Japonca olarak) söylüyordu. Miller oraya yemek yemeye gelmişti, söylediği şarkıları sevmişti (hayatının önemli bir kısmını Paris’te geçirmişti) ve birkaç kez çıktıktan sonra ona evlenme teklif etmişti.

 

Barda bir piyano olduğunu fark ettim – sanki onu geçmişe, o ikisinin ilk tanıştıkları güne geri götürmek ister gibiydi. Hoki bana birlikte yaşadıkları hayata dair birçok tatlı hikâye anlattı, aralarındaki yaş farkı nedeniyle (Miller 50 yaşındaydı, Hoki ise 20’lerinde) yaşadıkları problemlerden dem vurdu. Diğer evliliklerinden mirasçılarının kitaplarının telif hakları da dahil her şeyi üzerlerine aldığını – ama bunun onun için bir önemi olmadığını, yaşadıklarının parayla ölçülemeyecek kadar değerli olduğunu anlattı. Ona, yıllar önce Miller’ın dikkatini çekmesine sebep olan şarkıyı tekrar çalıp çalamayacağını sordum. Piyanonun başına oturdu ve gözlerinde yaşlarla “Autumn Leaves”i (Les Feuilles Mortes) söyledi. Çevirmen de ben de çok duygulanmıştık: Bar, piyano ve bu Japon kadının diğer eski eşlerin yaşadığı görkeme, Miller’ın kitaplarından gelen tonlarca paraya ve sahip olabileceği dünya çapında şöhrete hiç aldırmadan şarkısını söylerken boş duvarlarda yankılanan sesi... “Mirası için savaşmaya değmezdi, aşkı benim için yeterliydi,” dedi sonunda, bizim neler hissettiğimizi anlamıştı. Evet, içinde hiçbir acı, kin ya da kıskançlık olmadığını görünce ben de anlamıştım; sadece aşk yeterdi.

 

Yazı: Paulo Coelho

Çeviren: Mine Akverdi Denktaş

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Damla çikolatalı kurabiye tarifi
    Damla çikolatalı kurabiye tarifi

    Süresi : 00:48 İzlenme : 1841

  • Yoğurtlu kereviz salatası
    Yoğurtlu kereviz salatası

    Süresi : 01:17 İzlenme : 5168

  • Yılbaşı hindisi nasıl yapılır?
    Yılbaşı hindisi nasıl yapılır?

    Süresi : 03:40 İzlenme : 2246

  • Hafif pizza tarifi
    Hafif pizza tarifi

    Süresi : 01:28 İzlenme : 8186

  • Fıstık ezmesi nasıl yapılır?
    Fıstık ezmesi nasıl yapılır?

    Süresi : 00:49 İzlenme : 3339

hthayat.haberturk.com internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, video ve fotoğrafların her türlü hakkı Haberturk Gazetecilik A.Ş.’ye aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez. Copyright © 2018 - Üretim ve Tasarım Bilgi Grubu
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön