Son yıllarda yeni bir baskı türüyle karşı karşıyayız. Ne siyasi, ne ekonomik, ne de kültürel. Duygusal baskı. Artık sadece başarılı olmak yetmiyor. Sürekli iyi hissetmek de gerekiyor. Üzgünsen frekansın düşük. Öfkeliyse egon yüksek. Kaygılıysan bilinç seviyen yetersiz.
Pozitif düşünce, kişisel gelişim literatüründe uzun süredir önemli bir yer tutuyor. Elbette iyimserlik, dayanıklılığı artırır. Fakat iyimserlik ile inkâr arasındaki çizgi azaldığında ortaya tehlikeli bir alan çıkıyor: Toksik pozitiflik.
Bu, insanın doğal duygusal durumunu daraltmaktır. Oysa insan tek frekansta çalışan bir varlık değildir. Öfke de insana aittir yas da hayal kırıklığı da. Bir çocuğa “ağlama” dediğinizde gözyaşı durabilir ama duygu kaybolmaz. İçeride kalır. Aynı şey yetişkinler için de geçerlidir. Toplumsal olarak üzülmeye, yas tutmaya, kırılmaya alan açmadığımızda bu duygular başka formlarda geri döner.
Bugün toplumda artan tahammülsüzlüğün, ani öfke patlamalarının, sosyal medyadaki sert dilin bir sebebi de budur. İnsanlar üzgün olduklarını ifade edemeyince, öfkeye sığınıyor. Çünkü üzgün olmak kırılganlık ister. Öfkeli olmak güç yanılsaması verir. Toksik pozitiflik, acıyı hızla anlamlandırmaya çalışır. Oysa bazı acılar hemen anlamlandırılamaz. Bazı kayıplar sadece yaşanır. “Her şey bir sebeple olur” cümlesi, zamanlaması yanlışsa duyarsızlık üretir. Ruhsal olgunluk, her duyguyu dönüştürmek değildir. Her duyguyu taşıyabilmektir.
Gerçek pozitiflik, karanlığı reddetmez. Onu sistemin içine dahil eder. Bugün belki de ihtiyacımız olan şey, sürekli iyi hissetmek değil; duygusal olarak dürüst olmak.