Geçen gün bir danışanım bana, aslında hepimizin zaman zaman kurduğu bir cümleyi söyledi. "Kafam hiç susmuyor." Bunu söylerken gözlerinde yorgunluk vardı. Bir karar vermeye çalışmaktan değil, sürekli düşünmekten yorulmuştu. Ne yapacağını bilmiyordu değil. Tam tersine, önünde onlarca ihtimal vardı. Ama hangisini seçmesi gerektiğini düşünmekten hiçbirini seçemiyordu.
O an fark ettim ki artık birçok insanın asıl problemi bilgi eksikliği değil. Düşünce fazlalığı.
Eskiden hayat daha yavaştı. İnsan bir konuda fikrini yakın çevresinden alır, biraz düşünür ve karar verirdi. Şimdi ise her sorunun yüzlerce cevabı var. Bir ilişki yaşadığında sosyal medyada binlerce yorum okuyorsun. Yeni bir işe başlayacaksan onlarca uzmanın fikrini dinliyorsun. Sağlıklı beslenmek istiyorsan herkes başka bir şey söylüyor. Sonunda daha çok şey öğrenmiş olmuyorsun; sadece zihnini daha fazla sesle doldurmuş oluyorsun.
Belki de bu yüzden son yıllarda insanlar hiç olmadığı kadar düşünüyor ama hiç olmadığı kadar kendinden uzaklaşıyor.
Dikkat edersen artık çoğu kişi hissetmeden önce analiz ediyor. Bir ilişkiye başlıyor ama önce "Doğru kişi mi?" diye düşünüyor. Bir karar alacakken "Ya hata yaparsam?" diye zihninde onlarca senaryo kuruyor. Bir fırsat karşısına çıktığında heyecanını dinlemek yerine risk hesapları yapıyor. Elbette düşünmek hayatın önemli bir parçası. Ama düşünce, hissetmenin önüne geçtiğinde insan kendi iç sesini duyamaz hâle geliyor.
Yıllardır insanların hikâyelerini dinlerken şunu gördüm: En doğru kararlar her zaman en uzun düşünülen kararlar olmuyor. Bazen insan aylarca aynı konuyu düşünüyor ama bir adım atamıyor. Çünkü zihni cevap ararken, kalbi çoktan ne istediğini biliyor. Sorun, o sesi duyacak kadar sessiz kalamamak.
Bunu yanlış anlamanızı istemem. Elbette sadece hislerle yaşamak da doğru değil. Hayat akıl ve sezginin birlikte çalıştığı bir denge istiyor. Ama bugün çoğumuz bu dengeyi kaybettik. Zihnimiz sürekli konuşuyor, iç dünyamız ise giderek daha sessiz hâle geliyor. Günün sonunda yorulan bedenimiz değil; hiç durmadan çalışan zihnimiz oluyor.
Belki de bu yüzden birçok insan geceleri uyuyamıyor. Çünkü başını yastığa koyduğunda gün içinde susturduğu bütün düşünceler yeniden konuşmaya başlıyor. Oysa zihni susturmanın yolu, ona daha fazla düşünce eklemek değil. Bazen sadece durabilmek. Hiçbir şeyi çözmeye çalışmadan birkaç dakika kendi sesini dinleyebilmek.
Ben buna yıllardır "içsel sessizlik" diyorum. Sessizlik, dışarıdaki gürültünün bitmesi değildir. Kendi içindeki gürültünün yavaş yavaş sakinleşmesidir. İşte o zaman insan ilk kez gerçekten ne hissettiğini fark etmeye başlar. Çünkü bazı cevaplar düşünerek değil, sakinleşerek gelir.
Belki bu hafta kendine yeni hedefler koymak yerine başka bir şey deneyebilirsin. Günün herhangi bir anında telefonunu bir kenara bırak. Kimseyle konuşmadan, hiçbir şey okumadan sadece on dakika kendinle kal. O on dakikada zihnine gelen düşünceleri durdurmaya çalışma. Sadece izle. Bir süre sonra fark edeceksin ki o düşüncelerin altında uzun zamandır duyulmayı bekleyen başka bir ses var.
Belki yorgun olan bedenin değildir.
Belki yorulan, yıllardır hiç susmayan zihnindir.
Belki de ihtiyacın olan şey, daha fazla cevap bulmak değil; ilk kez gerçekten kendini duymaktır.
Çünkü insan kendini duyabildiğinde, hayatın gürültüsü aynı kalsa bile içindeki karmaşa yavaş yavaş yerini açıklığa bırakır. Bazen en doğru yön, en çok düşündüğün değil; en derinden hissettiğin yöndür.