İnsan neden yorulur?
Bu soruya yıllarca aynı cevapları verdik. Çok çalıştığımız için, yeterince dinlenemediğimiz için, hayatın temposu arttığı için... Bunların hepsi doğru ama bana göre eksik. Çünkü son zamanlarda karşılaştığım insanların çoğu yalnızca fiziksel bir yorgunluk taşımıyor. Daha derin, tarif etmesi zor bir tükenmişlik hissediyorlar. Üstelik bu hissi yaşayanların arasında işini seven de var, ailesiyle mutlu görünen de, ekonomik olarak rahat olan da. Demek ki mesele sadece hayatın ağırlığı değil.
Bence çağımızın en büyük yorgunluğu, kendimiz olmaya cesaret edememekten kaynaklanıyor.
Sabah uyandığımız andan itibaren görünmeyen rollerimizi giyiyoruz. İş yerinde başka bir yüzümüz var, aile içinde başka, sosyal medyada bambaşka. Kimse bunu bilinçli yapmıyor. Zaman içinde kabul görmek, eleştirilmemek, sevilmek ya da dışlanmamak için geliştirdiğimiz uyum biçimleri bunlar. Fakat uzun süre rol yapan bir insanın, bir gün kendi sesini duymakta zorlanması da kaçınılmaz oluyor.
Belki de bu yüzden son yıllarda "kendimi kaybettim" cümlesini çok daha sık duymaya başladık. Oysa insan bir sabah uyanıp kendini kaybetmez. Kendinden her gün biraz daha uzaklaşır. İçinden gelmediği hâlde "evet" dediği her durumda, kırıldığı hâlde sustuğunda, yorulduğunu kabul etmeyip güçlü görünmeye çalıştığında bu mesafe biraz daha açılır.
İlginç olan şu ki, bunu çoğu zaman fedakârlık sanıyoruz. Oysa kendinden sürekli vazgeçmenin adı fedakârlık değil, tükenmişliktir.
Spiritüel çalışmaların bana öğrettiği en önemli şeylerden biri şu oldu: Ruh, sürekli konuşmaz. Önce fısıldar. Uzun süre duyulmadığında ise beden konuşmaya başlar. Nedensiz yorgunluklar, isteksizlikler, hiçbir şey yapmak istemediğimiz günler bazen sadece dinlenme ihtiyacını değil, kendimizle yeniden buluşma ihtiyacını da anlatır.
Bugün kişisel gelişim dünyasında sürekli daha iyi bir versiyonumuz olmamız gerektiği söyleniyor. Daha üretken, daha bilinçli, daha başarılı, daha sakin... Sürekli "daha fazlası" öneriliyor. Oysa belki de ihtiyacımız olan şey yeni bir versiyon yaratmak değil, üzerimize eklenen fazlalıkları bırakmak.
Çocukken bunu daha iyi biliyorduk. Canımız ağlamak istediğinde ağlıyor, sevinince kahkaha atıyor, sevmediğimiz bir şeyi saklamıyorduk. Sonra büyüdük ve hayat bize uyum sağlamayı öğretti. Uyum elbette değerli bir beceri ama bunun bedeli kendinden vazgeçmek olmamalı.
Bazen bana, "Hayatımı değiştirmek için nereden başlamalıyım?" diye soruyorlar. Büyük kararlar, radikal değişimler ya da uzun listeler bekliyorlar. Oysa ben çoğu zaman daha küçük bir yerden başlamayı öneriyorum.
Bir gün boyunca sadece kendini gözlemle.
Kaç kez istemediğin bir şeyi yaptın?
Kaç kez gerçekten düşündüğünü söylemek yerine sessiz kalmayı seçtin?
Kaç kez sırf yanlış anlaşılmamak için kendini değiştirdin?
Bu soruların cevabı, hayatındaki yorgunluğun kaynağını da gösterebilir.
Belki de uzun zamandır dinlenmeye ihtiyacın olan yer bedenin değil, sürekli onay bekleyen tarafındır. Çünkü insanın en ağır yükü yaptığı işler değil, taşımaya alıştığı kimliklerdir. Bazen iyileşmek, yeni biri olmaya çalışmakla başlamaz. Artık olmadığın biri gibi yaşamayı bırakmakla başlar.