Merhabalar, bu ayki yazım engellilere yönelik bir yazı daha yazacağım keyifli okumalar diliyorum.
Bazen insanı yoran şey yaşadığı engel değildir. Asıl yoran, insanların o engele bakışıdır. Yıllardır engellilik üzerine yazıyorum. Kimi zaman eğitimde fırsat eşitliğini, kimi zaman erişilebilirliği, kimi zaman da engelli bireylerin toplumdaki yerini anlatıyorum. Her defasında aynı sorunun farklı yüzleriyle karşılaşıyorum: Biz gerçekten engellilerin hayatını kolaylaştırmak mı istiyoruz, yoksa sadece belirli günlerde onları hatırlamakla mı yetiniyoruz? Çünkü engelli olmak zaten başlı başına yeterince zor.
Bir yere gitmek istediğinizde kaldırımın uygun olup olmadığını düşünmek zorundasınız. Bir binaya girdiğinizde asansör var mı diye bakarsınız. Toplu taşımaya binecekseniz erişilebilir olup olmadığını araştırırsınız. Bazen çok basit bir iş için bile başkalarının yardımına ihtiyaç duyabilirsiniz. Fakat bütün bunlardan daha yorucu bir şey var. Görmezden gelinmek.
Bir insanın engelli olması, onun hayallerinin de engelli olduğu anlamına gelmez. Biz de âşık oluruz. Biz de arkadaş ediniriz. Biz de çalışmak, üretmek, kitap yazmak, spor yapmak, seyahat etmek isteriz. Bizim de tuttuğumuz takım, dinlediğimiz şarkıcı, izlediğimiz film vardır. Kısacası bizim de hayatımız vardır. Ama nedense toplum bazen engelli bireyi yalnızca engelinden ibaret görüyor. Bir engelli sporcu başarı kazandığında “Engeline rağmen başardı” deniliyor.
Peki neden?
Neden yalnızca “Başardı” diyemiyoruz? Bir insanın başarısını sürekli engeliyle birlikte anlatmak, farkında olmadan o insanı yine engelinin içine hapsetmek değil midir? Ben yıllardır yazıyorum. Kitaplar yazdım, hayaller kurdum, insanlara ulaşmaya çalıştım. Bunları yaparken elbette karşıma birçok zorluk çıktı. Ama hiçbir zaman kendimi yalnızca engelim üzerinden tanımlamadım.
Çünkü ben Ersin'im.
Bir insanım.
Hayalleri, öfkeleri, sevinçleri, kırgınlıkları, umutları olan bir insan...
Engelim benim hayatımın bir parçası olabilir ama tamamı değildir.
Asıl mesele de burada başlıyor. Toplum olarak engelli bireyleri değiştirmeye çalışmak yerine, onların önündeki engelleri kaldırmayı öğrenmeliyiz. Bize sürekli “Neye ihtiyacınız var?” diye sormak yerine bazen “Sizin için neyi değiştirebiliriz?” diye sormalıyız. Çünkü mesele yardım etmek değil, eşit şartları oluşturmak.
Bir kaldırımın önüne rampa koymak bir lütuf değildir.
Bir binaya asansör yapmak bir iyilik değildir.
Engelli bireyin eğitim alabilmesini sağlamak bir ayrıcalık değildir.
Bunların hepsi insan olmanın ve eşit yaşamanın doğal gereğidir.
Bir de şu cümleyi artık hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum: “Sen bunu engelli olduğun için yapamazsın.” Belki de asıl soruyu değiştirmeliyiz. “Bunu yapabilmen için önündeki hangi engeli kaldırmamız gerekiyor?” İşte gerçek değişim burada başlayacak. Çünkü biz acınacak insanlar değiliz. Biz alkışlanmak için de yaşamıyoruz. Biz sadece eşit olmak istiyoruz.
Hayatın kenarında bekleyen insanlar değiliz. Hayatın tam ortasındayız. Sokaktayız, okuldayız, işyerindeyiz, tribündeyiz, evimizdeyiz, sosyal medyadayız. Ve evet, bazen çok yoruluyoruz. Ama bizi yoran çoğu zaman engelimiz değil. Bizi yoran, her gün yeniden aynı engelleri anlatmak zorunda kalmak. Bizi yoran, anlaşılmak için mücadele etmek. Bizi yoran, var olduğumuzu kanıtlamaya çalışmak.
Belki de artık yapılması gereken çok basit: Bizi değiştirmeye çalışmayın. Önümüzdeki engelleri kaldırın. Çünkü biz zaten buradayız. Mesele artık bizim hayata katılmamız değil. Mesele, hayatın bizi gerçekten içine alıp almayacağıdır. Ben istersem her şey güzel olur!
Herkese engelsiz bir ay diliyorum…