Düğünlerin ışıltısı geride kalırken yeni evliler birlikte yaşanan ilk günlerin gerçeklerine adım atıyor. Bu dönemde yeni evliler ilişkilerinin uzun ömürlü olması için nelere dikkat edebilir, yaşanan sorunları nasıl çözebilir?
Düğün telaşı bitiyor, yeni evli çift yani ortak yaşam alanına geçiyor ve asıl mücadele o zaman başlıyor. Bu bir güç çekişmesi değil ama şu bir gerçek ki herkesin evlenmeden önce, anne-baba evinde veya yalnız yaşıyorsa kendi evinde küçük bir yaşam alanı var. Kendilerine ait, çok insanın girip çıkmadığı odaları, çok fazla karışılmayan, görüşülmeyen alışkanlıkları var. Bu kadınlar için de geçerli, erkekler için de geçerli. Fakat evlendikten sonra birlikte oturulan ev, tek bir yaşam alanı. Başka yer yok. Adeta, kaçacak yer yok. Yaşam tarzları ister farklı ister aynı olsun, her odasına, her kullanım alanına birlikte karar verilmesi gereken bir alandan bahsediyoruz. Onun için, bence yeni evliler için ilk test ortak yaşam alanının yönetimi ve paylaşımı.
Bizimki gibi geleneksel toplumlarda çoğunlukla bir rol dağılımı ve “Yuvayı dişi kuş yapar.” deyişi var. Kadınların sanki otomatik bir rol yüklenmiş. Koltuklar, tencere takımları, banyodaki aksesuarlar dahil evin tüm detayları onun zevkine göre döşeniyor. Çift terapilerinde çok nadiren de olsa bu kararların hepsinin içinde olmak isteyen erkekler olduğunu görüyoruz. Yani her konunun içinde gerçekten karar tarafı olmak isteyen erkekler de var artık. Bunlar sadece tek cinse yüklenmiyor. Bunlar karşı taraf tarafından garipsenebiliyor. Yaşam alanındaki ilk mücadeleler genellikle böyle başlıyor.
Konuyu cinsiyetlerden bağımsız ele alıyoruz ama genellikle bu konu temizlik, tertip, günlük düzenle ilgili de fikir ayrılıklarına varabiliyor. Peki orada ortak bir doğru nasıl bulunabilir? Bir tarafın doğrusu, diğer tarafın yanlışı mıdır?
Bu konuda doğru-yanlış yok, zarar veren davranışlar var. Sonuçları taraflara acı çektirebilecek davranışlar ve sözler var. Zarar verici davranışı tabii ki iki taraf da birbirine uygulamak istemez.
Ama günlük düzenle ilgili detaylar, örneğin bir eşyanın bir yerde bırakılması gibi davranışları karşı tarafın mutluluğuna zarar verdiği yönünde yorumlayamaz mıyız? Yani o zarar vericiliğin kıstası nedir?
Aslında mutluluğa zarar vermesi, his olarak çok doğru hissiyat olarak ama bunu psikolojik olarak böyle ifade edemeyiz. Çünkü hissedilebilecek mutluluk seviyesi sübjektif bir şey. Mutluluğun tanımı, bir insanın ne ile mutlu olacağı ve ne kadar süre ile mutlu olacağı da -eğer hormonal olarak tarif etmiyorsak- çok subjektif. Ama eğer ortak yaşam alanını düzenlemede ve insanın kendini huzurlu ve güvende hissedeceği bir evi olmasından bahsediyorsak, buna iki tarafın da hakkı var. Yani iki taraf da “evim” dediği yerde yaşarken kendini mutlu ve huzurlu hissedecekse, kendince belli bir düzeni tercih edecektir. Yani bu herkes için geçerli. Tercih ettiği düzen ve yaşam tarzı yakın olan bireylerin karşılaşılabileceği çatışmalar minimumda olur.
“En rahat bu şekilde yaşıyorum. En rahat ve kendimi güvende hissettiğim, hoşuma giden ev ortamı bu.” diyebilir. Bireyler açısından bu bir yaşam tarzı ve tercih. Herkesin belli bir tarzı olabilir. “Bu kişi benden farklı olabilir” gerçeğini kabul ettiğiniz anda zaten bir adım ilerlemiş olursunuz. Yani o ortak yaşam alanını barış içerisinde yönetmekle ilgili bir adım atmış olursunuz.
“Tamam, evet, senin de böyle arzu etmeye, böyle görmeye ya da bu şekilde rahat yaşamaya hakkın var ama ben de böyle bir düzen arzu ediyorum. Böyle bir düzende rahat ediyorum. Ben de böyle düşünebilirim. Ne seninki ne de benimki yanlış. Ne benimki daha doğru ne de seninki. Herkesin kendi tarzında, kendi rahat ettiği şekilde yaşamaya hakkı var” dediğiniz anda ikinci adıma geçiyorsunuz. Orası neresi? Pazarlık.
“Peki ne yapacağız? Bir tane evimiz yani ortak alanımız var. Onu birlikte nasıl düzenleyebiliriz?” dediğimiz o pazarlık seviyesine gelmek gerek ama iyi niyetle. Burada amaç bir tek şey olmalı. “Bir tane evimiz var. Burada kendimizi iyi, güvende ve huzurlu hissetmek istiyoruz. Birlikte bir yaşama adımı attık, bu kadar emek verdik. Bir koltuk, diş macunu vs kavgası yüzünden buna gölge düşürmeyelim. Bunları çözebiliriz ama nasıl çözeceğiz? Hadi sen de bir adım gel, ben de bir adım. Ben bunu yapabilir miyim, sen onu yapabilir misin? Çaba gösterir misin?”
Bütün bu çatışmalar, iyi niyetle çaba göstererek aslında barış içinde çözülebilir. Yani ortak yaşam alanı, çözülemeyecek bir problem değil. Aslına baktığımızda, son derece teknik.
Ortak yaşam alanı, birlikte kurulan yaşamın çekirdeğini oluşturuyor. Sonra dış ilişkiler, kadın ve erkeğin kök aileleri ve bunların birbirleriyle olan uyumu gibi konular devreye giriyor.
Evliliğin ilk günlerini ve bir ömür boyu yaşanacak bu ilişkiyi koruma, ilk günlerin heyecanıyla tutma amacını taşıyan bir niyet ortaya koyma gereğini vurguluyorsunuz. Peki bu nasıl yapılır?
Türkiye'deki oranlara bakıldığında, boşanmaların %35'i ilk 5 yıl içinde gerçekleşiyor. TÜİK verilerine göre, evliliklerdeki 1 numaralı problem, iletişim. Doğru iletişim nasıl kurulur?
Doğru ve yanlış, herkese göre değişebilecek şeyler. Ben “Sağlıklı iletişim nasıl kurulur?” diye sormayı tercih ediyorum. “İletişim sorunu” demeyi de çok tercih etmiyorum. Şöyle söyleyeyim, iletişim becerilerine haiz olmak lazım. Yani iletişimin ne olduğunu gayet iyi bilebiliyoruz. İletişim seminerleri, workshoplar, kitaplar var bu konuda. Tıpkı okulda teoriyi, uygulamada yani pratikte de asıl mesleği öğrenmek gibi, iletişim becerisi dediğimiz şeyi zaten aslında evlenmeden önce, yani o o büyük adımı atmadan önce kazanmak lazım. Ama çoğu insanın “ben bunun ustası oldum” demesi mümkün değil.
Evlilikte yaşanan sorunun iletişim problemi olduğu nasıl anlaşılır?
Ya anlaşılmadığınızı hissedersiniz ya da karşı tarafı hiç anlayamazsınız. Bunu da size karşı taraf hissettirir. “Beni anlamıyorsun.” der. Yani bir tıkanıklık olduğunu, ortamda bir huzursuzluk, bir gerginlik olduğunu zaten anlarsınız. Ve bunun öncesinde eğer havada kalmış bir konuşma varsa, çözüme ulaşamamış bir konuşma varsa o zaman ortada gerçekten bir iletişim sorunu var demektir. Böylece küskünlükler başlar ki daha sonra ona da geleceğiz.
Evliliğinde problem yaşamaya başlayan bir çift “biz bunun üstesinden gelebilir miyiz?” diye baktığında ilk bakacağı alan iletişim. Sağlıklı iletişimde ilk kural çok basit; bir anlatan taraf bir de dinleyen taraf olması lazım. Herkeste hem anlatma hem de dinleme becerisi olmalı.
Peki, iyi anlatabilmek ne demek? Bir şey anlatırken kısa, öz, lafı dolandırmadan, duygularını ve düşüncelerini ayırt ederek ifade etmeli. Cümlelerin uzun olmaması iletişimde önemli bir kuraldır çünkü aksi halde karşı taraf ipin ucunu kaybeder. Çünkü o da duygularıyla birlikte dinliyor. O yüzden karşı tarafın işini kolaylaştırmak lazım.
Birçok çiftle çalışırken gördüğüm şey, duygular sorulduğunda uzun cümlelerle yanıt verilmesi. Halbuki duygu tek kelimedir. “O sırada ne hissettiniz?” diye sorulduğunda “Korktum, öfkelendim, üzüldüm, kırıldım” gibi cümleler gelmeli, bunlar duygudur. Bunlar yerine uzun uzun cümleler kurmaya başlıyorsanız, bilin ki onlar duygu değil, düşüncedir.
Dolayısıyla anlattığınız şeyin içinde hem duygular hem de düşünceler olmalı, ancak kısa ve öz olmalı. Bir diğer önemli şey de kırıcı olmamaktır. “Kırıcı olmamak” çok yuvarlak bir terim gibi gelebilir ancak karşı tarafı savunmaya geçirecek değil, sizi canla başla dinlemeye itecek bir şeyler söylemelisiniz. “Sen şöyle olduğun için…” gibi başlayan cümleler hemen savunma kalkanlarını açar. Dinleme, gider. Dinleyici duruşu çok objektif ve rahat bir duruştur, kaydetme duruşudur. Yani “söyledikleri bana gelsin, bir duyayım bakayım, bana da bir otursun. Ben nasıl yorumlayacağım bunları?” Karşı tarafı dinlerken kendi kafamızda “ben buna ne cevap veririm?” diye kurmamamız lazım. Öyle bir şey olursa zaten beyin fonksiyonu olarak da dinlemeyi kesmiş oluruz çünkü beyin o sırada başka bir şey uğraşıyordur. Dolayısıyla anlatıcıya çok iş düşüyor.
Karşı taraf derdini iyi anlatabildi mi? Ben karşı tarafı iyi dinleyebiliyor muyum, ona dikkatimi verebiliyor muyum? Onun ne demek istediğini anlamaya çalışıyor muyum? Yoksa aklım, cevap olarak verebileceklerime mi gidiyor? Yani bir yandan hazırlık mı yapıyorum?
İletişim esnasında, duyduklarınızı tam anlayamadıysanız ve birleştiremediyseniz tekrar edebilirsiniz. “Böyle, böyle dedin. Doğru duymuş muyum? Yani senin söylediklerini böyle mi anlamam gerekir?” Yani, iletişim sırasında teyit edilebilir. Sağlıklı iletişimin başlangıcı budur. Aslında en basit kısmı halledilirse, o iletişimden bir yere varılabilir.
En azından kalpler kırılmadan, değil mi?
Bu, çok önemli. Kırılsa bile belki onarılarak, çünkü insanlar birçok sebepten kavga edebilir, birçok şey yaşanmış olabilir. Devamı: Evliliğin ilk yılında nasıl davranmalı?
Youtube’da izlemek için tıklayın!
Psikolojide "kırmızı bayrak"