Günümüz ebeveynliği, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun bir bilgi bombardımanı ve yargılama mekanizmasıyla karşı karşıya. Tamamen sezgisel adımlarla yürütülebilecek birçok süreç, ebeveynlik doktrinleri içinde şekillendirilmeye çalışılıyor. En ufak bir koruma çabası “helikopter ebeveynlik”, çocuğun yolundaki her engeli temizleme isteği ise “dozer ebeveynlik” etiketiyle karşılık buluyor.
Kuşaklar değişiyor, kaygının şekli boyut değiştiriyor
Her birimiz bambaşka ebeveynlik ile büyüdük. 60’lar ve 70’ler ebeveynlerinin ve öncesinin çocuklarını kolaylıkla hayatın ortasına attığı, 80’ler ve 90’lar ve 2000’lerin çok başında olan annelerinin ise aşırı fedakarca davranarak çocuklarını büyüttükleri de bilinen bir gerçek. Sosyal medyanın hayatın merkezine yerleşmesiyle birlikte ise bu fedakârlık modeli yerini dijital bir denetim mekanizmasına bıraktı. Eskiden mahalle kültüründeki fiziksel uyarılar ve komşu müdahaleleri, bugün yerini sosyal medyadaki "Bunu yaparsan çocuğunda travma yaratırsın" söylemlerine bıraktı. Ebeveynler artık hem fiziksel hem de dijital bir mahalle baskısıyla kuşatılmış durumda.
Dizilerde gördüğümüz “annelik”
Türk televizyon dizilerinde sağlıksız anne-çocuk ilişkilerini sık sık gözlemliyoruz. Ekranlarda işlenen aşırı korumacı, manipülatif veya bağımlı anne-çocuk ilişkileri bir yandan toplumdaki yerleşik davranış kalıplarını beslerken, diğer yandan bu ilişkileri normalleştirme riski taşıyor. Nitekim Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2025 Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçları da bu toplumsal tablonun somut bir yansıması niteliğinde. Araştırmaya göre, bireylerin en büyük mutluluk kaynağı %15,6 ile çocuklar olurken, kişinin kendisini mutluluk kaynağı olarak görme oranı yalnızca %4,8’de kalıyor. Bireyin kendi varlığını unutup tüm yaşam amacını ve mutluluğunu çocuğu üzerinden tanımlaması hem dizilerdeki bu bağımlı ilişki modellerini besliyor hem de ebeveynlik kaygısını daha da derinleştiriyor.
“Yeterince iyi ebeveynlik”
Doğru bilgi ile kulaktan dolma kaygıyı ayırmak, dijital baskıya karşı koymak ve hatta içgüdülerine güvenebilmek, "yeterince iyi" bir ebeveyn olabilmek için yapmamız gerekenler… Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü’ye sorduk işte aldığımız yanıtlar…
Çocuğunun her sürecini kapsayabilen, ona doğru eşlik eden bir ebeveyn olmak mümkün mü? Mükemmel olamayız evet, ancak yeterince iyi bir ebeveyn nasıl oluruz?
Aslında çocuk ve ergenlerle çalışırken ebeveynlere ilk söylediğim şeylerden biri şu oluyor: Bir çocuğun her duygusunu anlamak, her ihtiyacını zamanında fark etmek ve her durumda doğru tepkiyi vermek mümkün değil…Çocuğun ihtiyacı kusursuz bir ebeveyn değil; ulaşılabilir, tutarlı, sınır koyabilen ve bağ kurabilen bir ebeveyn. “Yeterince iyi ebeveynlik” kavramını ben biraz buradan okuyorum. Ebeveyn bazen çocuğunu yanlış anlayabilir, bazen sabırsız davranabilir, bazen sesini yükseltebilir. Önemli olan ilişkinin içinde bunların hiç yaşanmaması değil. Önemli olan sonrasında ebeveynin dönüp “Biraz önce sana çok sert davrandım, bunu farklı yapabilirdim” diyebilmesi ve ilişkiyi onarabilmesi. Çocuk böylece çok önemli bir şey öğreniyor: İlişkilerde kırılmalar olabilir ama ilişkiler tamir de edilebilir. Bir diğer önemli nokta da çocuğun her zorlandığı anda onun duygusunu ortadan kaldırmaya çalışmamak. Çocuk üzülüyorsa hemen mutlu etmek, sıkılıyorsa hemen oyalamak, başarısız olduysa hemen çözüm bulmak zorunda değiliz. Bazen yapmamız gereken şey sadece o duygunun yanında kalmak. Çünkü çocuk kendi duygularıyla baş edebilme kapasitesini biraz da burada geliştiriyor. Ebeveynin mesajı “Sen hiç zorlanma, ben her şeyi çözerim” değil; “Zorlanabilirsin, ben buradayım ve sen bununla baş edebilirsin” olmalı.
“Çocuğun her zaman bizden memnun olması sağlıklı ebeveynliğin ölçütü değildir”
Sosyal medyadaki 'ideal ebeveynlik' söylemleri ve dijital mahalle baskısı, anne-babalar üzerinde nasıl bir etki bırakıyor?
Son yıllarda seanslarda ebeveynlerde çok sık karşılaştığım bir şey var: Yanlış yapma korkusu. Ebeveyn artık yalnızca çocuğunu büyütmüyor, aynı zamanda sürekli kendi ebeveynliğini kontrol ediyor. “Bunu söylersem travma yaratır mıyım?”, “Hayır dersem bağlanmamız zarar görür mü?”, “Öfkelendiğim için kötü bir anne miyim?”, “Çocuğum ağlarken müdahale etmezsem onu yalnız mı bırakmış olurum? Sosyal medyada çocuk gelişimi ve ruh sağlığı konusunda çok değerli bilgiler var. Ama bu bilgiler bağlamından çıkarıldığında ebeveynin üzerinde ciddi bir baskıya dönüşebiliyor. Örneğin çocuğun duygusunu kabul etmek, çocuğun her davranışını kabul etmek anlamına gelmez. Çocuğum öfkelenebilir; öfkesini anlayabilirim ama bana vurmasına izin vermeyebilirim. “Çok öfkelendiğini görüyorum ama bana vuramazsın” diyebilmek hem duyguyu görmek hem de sınırı korumaktır. Bence sosyal medyadaki ideal ebeveynlik anlatısının risklerinden biri tam burada. Ebeveyn bazen çocuğunun hiçbir olumsuz duygu yaşamamasını iyi ebeveynliğin göstergesi sanmaya başlıyor. Oysa çocuğun bize kızması, koyduğumuz sınırdan hoşlanmaması veya hayal kırıklığı yaşaması bizim kötü ebeveyn olduğumuzu göstermez. Çocuğun her zaman bizden memnun olması sağlıklı ebeveynliğin ölçütü değildir.
Peki, ebeveynlerin içgüdülerine güvenmeyi bırakıp sürekli “uzman odaklı” hareket etmesi, ebeveyn-çocuk arasındaki doğal bağı ve duygusal akışı nasıl etkiliyor?
Uzman bilgisinin amacı ebeveyne “Çocuğuna böyle davranacaksın” diye bir kullanım kılavuzu vermek olmamalı. Bizim görevimiz ebeveynin çocuğunu daha iyi okuyabilmesine, gelişimsel ihtiyaçlarını anlayabilmesine ve kendi ebeveynlik örüntülerini fark edebilmesine yardımcı olmak. Çünkü her ağlamanın, her öfkenin, her karşı gelmenin aynı anlamı yok. Dört yaşındaki bir çocuğun sınır karşısında öfkelenmesiyle on beş yaşındaki bir ergenin ebeveynine karşı çıkmasının gelişimsel anlamı aynı değil. Ergenlikte karşı çıkma, sorgulama ve ebeveynden farklılaşma zaman zaman ayrışma-bireyselleşme sürecinin bir parçasıdır. Bu nedenle internette gördüğümüz tek bir ebeveynlik önerisini alıp her çocuğa uygulamak mümkün değil. Bazen ebeveynler seansa “Böyle bir durumda ne söylemeliyim?” diye geliyor. Elbette birlikte cümleler de çalışıyoruz ama benim için daha önemli soru şu: “Çocuğunuz size ne anlatmaya çalışıyor?” Çünkü ebeveynlik ezberlenmiş doğru cümlelerden oluşmaya başladığında ilişkinin doğallığı kaybolabiliyor.
Kendi çocukluğumuzda ebeveynlerimizden gördüğümüz (ve belki de tekrarlamak istemediğimiz) otomatik davranışların da olduğunu da göz önünde bulundurursak İçgüdü mü, öğrenilmiş bilgi mi? Nasıl anlarız?
Ben burada “içgüdü” dediğimiz şeyi biraz dikkatli ele alıyorum. Çünkü bazen içgüdü sandığımız şey aslında çocukluğumuzdan getirdiğimiz otomatik bir ilişki biçimi olabiliyor. Mesela bir ebeveyn çocuğunun ağlamasına hiç tahammül edemiyor olabilir. İlk bakışta “Çocuğum üzülmesin istiyorum” diyebilir. Ama biraz yaklaştığımızda kendi çocukluğunda üzülmesine alan açılmadığını, ağladığında susturulduğunu veya duygularının görülmediğini fark edebiliriz. Ya da çocuk “Hayır” dediğinde ebeveynde çok yoğun bir öfke oluşabilir. Burada bazen mesele yalnızca çocuğun davranışı değildir. Ebeveynin kendi geçmişinde “saygı”, “otorite” ve “iyi çocuk olmak” kavramlarının nasıl yaşandığı da devreye girebilir. Çocuklarımız bizim yalnızca ebeveyn tarafımızla değil, kendi çocukluğumuzla da temas ederler. Bu yüzden ebeveyn olarak kendimize zaman zaman şu soruyu sormamız çok kıymetli: “Şu anda verdiğim tepki gerçekten bu çocuğun ve bu anın ihtiyacına mı ait, yoksa benim geçmişimden tanıdığım bir şey mi harekete geçti?” Burada amaç kendi anne babamızı suçlamak da değil. Kuşaklar boyunca aktarılan pek çok ilişki biçimi var. Önemli olan bunları fark ederek otomatik olarak tekrar etmek yerine seçim yapabilir hale gelmek. Farkındalık arttığında ebeveynlikte çok önemli bir alan açılıyor: Tepki vermek yerine yanıt verebilmek.
Geleneksel 'fedakâr anne' modelinden günümüzün 'sürekli kaygılı ve aşırı korumacı' ebeveyn modeline geçişimiz, çocukların bireyselleşme ve dayanıklılık becerilerini nasıl etkiledi?
Eskiden “Ben hayatımı çocuklarıma adadım” söylemi daha görünürdü. Bugün ise bunu bazen “Çocuğum hiçbir şeyden eksik kalmasın, üzülmesin, başarısız olmasın, zarar görmesin” biçiminde görüyoruz. Niyet korumak. Fakat aşırı koruma zaman zaman çocuğa istemeden başka bir mesaj verebilir: “Dünya tehlikeli ve sen benim yardımım olmadan bununla baş edemezsin.” Çocuk bazen problem çözmeli. Bazen arkadaşından “hayır” cevabı almalı. Bazen oyunu kaybetmeli. Bazen sıkılmalı. Bazen öğretmeniyle yaşadığı küçük bir problemi önce kendisi çözmeyi denemeli. Ergen bazen bir karar verip o kararın sonucuyla karşılaşmalı. Çünkü psikolojik dayanıklılık çocuğun önüne hiç zorluk çıkmamasıyla gelişmiyor. Zorlukla karşılaşıp, destek alarak onun içinden geçebildiğini deneyimlemesiyle gelişiyor. Elbette burada çocuğu yalnız bırakmaktan bahsetmiyorum. Ebeveyn orada olacak ama her seferinde çocuğun yerine geçmeyecek. Bence sağlıklı ebeveynlikte çok güçlü bir mesaj var: “İhtiyacın olduğunda buradayım ama yapabileceğin şeyleri senin yerine yapmayacağım.” Bu mesaj hem güvenli bağı hem bireyselleşmeyi aynı anda destekliyor.
Dizilerde sıkça izlediğimiz bağımlı veya manipülatif anne-çocuk ilişkileri, toplumun bilinçaltındaki hangi ebeveynlik kalıplarını besliyor ya da yansıtıyor? Bu izlediklerimiz “ebeveynliğimizi” etkiliyor mu?
Dizilerde özellikle anne-çocuk ilişkilerinde sık gördüğümüz bir tema var: Sevgiyle iç içe geçmiş kontrol. “Ben senin annenim, senin için en iyisini bilirim.”, “Senin için nelerden vazgeçtim.”, “Beni bırakıp nasıl gidersin?”… Bunlar dramatik kurgu içinde çok tanıdık geliyor çünkü kültürel olarak da karşılığı olan ilişki biçimleri. Sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisinde çocuk büyüdükçe ilişkinin biçiminin değişmesi gerekir. Özellikle ergenlik bunun çok görünür olduğu bir dönemdir. Ergen odasının kapısını kapatmaya, arkadaşlarını daha fazla önemsemeye, ebeveyninin fikirlerini sorgulamaya, kendi değerlerini oluşturmaya başlayabilir. Ebeveyn bunu “Çocuğumu kaybediyorum” şeklinde yaşarsa ayrışmayı engellemeye çalışabilir. Kontrol artabilir, suçluluk kullanılabilir ya da çocuğun seçimleri kişisel bir reddedilme gibi algılanabilir. Oysa ergenin ebeveyninden farklılaşması ilişkinin bozulduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman gelişimin bir parçasıdır. Bence diziler bu kalıpları hem yansıtıyor hem de bazen romantikleştiriyor. “Çocuğu için her şeyi yapan anne” anlatısının altında zaman zaman çocuğun alanına fazlasıyla giren bir ebeveynlik de olabiliyor. Sevgi çocuğu kendimize bağlamak değildir. Sağlıklı bağ, çocuğun bizden uzaklaşabilecek kadar güvende hissetmesine de izin verebilmektir.
“Onu korumak ama hayatı onun yerine yaşamamak…”
Ebeveynlerin hem bilgi çağının imkânlarından faydalanıp hem de kendi sezgilerine güvenebilecekleri bir denge kurması mümkün mü? Bu denge nasıl kurulur?
Mümkün ve bence günümüz ebeveynlerinin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri bu. Ben bilgiyi bir reçete olarak değil, bir pusula olarak görmeyi daha doğru buluyorum. Çocuk gelişimini bilmek, yaş dönemlerinin özelliklerini öğrenmek, duygusal ihtiyaçları anlamak çok kıymetli. Ama bütün bunların yanında karşımızdaki çocuğu görmeye devam etmemiz gerekiyor. Çünkü ebeveynlikte tek bir doğru yok. Ben ebeveynlere özellikle dört noktaya bakmalarını öneriyorum:
Çocuğumun yaşı ve gelişimsel ihtiyacı ne?
Davranışının altında hangi duygu ya da ihtiyaç olabilir?
Ben şu anda çocuğumun ihtiyacına mı, kendi kaygıma mı yanıt veriyorum?
Yardım mı ediyorum, yoksa onun yapabileceği bir şeyi onun yerine mi yapıyorum?
Dolayısıyla benim için yeterince iyi ebeveynliğin özünde üç şey var: Bağ kurmak, sınır koymak ve alan açmak.
Çocuğun duygusunu görebilmek ama her duygusunu ortadan kaldırmaya çalışmamak. Onu korumak ama hayatı onun yerine yaşamamak. Gerektiğinde sınır koymak ama sevgiyi geri çekmemek. Çünkü çocuklarımızın ihtiyacı kusursuz ebeveynler değil. “Yanındayım, seni görüyorum ve bunu yapabileceğine inanıyorum” duygusunu verebilen ebeveynler.
Röportaj: Dilay Argün