Küresel varlık yönetim şirketleri KSS bütçelerini toplumun finansal okuryazarlığına ayırırken Türkiye’de pazarlama odaklı kısa vadeli hedefler öne çıktı. Enflasyondan kaçarken gerçeküstü vaatlere kanan yaklaşık 550 bin yatırımcı; gerçek finansal farkındalığa sahip olabilir miydi?
Son operasyonlarla birlikte, sermaye piyasalarındaki manipülatif fon süreçlerinden doğrudan ya da dolaylı etkilenen yüz binlerce bireysel yatırımcının varlığı gündeme taşındı. Söz edilen yaklaşık 550 bin yatırımcı rakamı, olayın münferit kayıp değil, toplumsal bir finansal yaralanma olduğunu gösteriyor.
Peki, burada sorumluluk kimde? Sadece denetim mekanizmalarında mı?
Bugün tasarrufunu ve hane bütçesini enflasyona karşı korumaya çalışan herkes, haklı bir telaş içinde. Ancak bu telaş, zaman zaman ‘gerçekçi olmayan vaatlere teslim olmak’ ile sonuçlanabiliyor. Bence gelişmeleri; toplumsal psikoloji, kurumsal etik ve bireysel farkındalık üçgeninde sıkışan bir tablo üzerinden okumak mümkün.
Kolay kazanç rüyası ve bireysel sorumluluk
Enflasyondan kaçarken akıl dışı, piyasa gerçekleriyle bağdaşmayan getiri vaatlerine sığınmak; bana kalırsa biraz da kitlelerin ‘kolay yoldan kazanç’ rüyasına teslim olmasıdır. Bir yatırım enstrümanı hayatın ve ekonominin olağan akışının çok üzerinde şeyler vaat ediyorsa, durup bir adım geri çekilmek bireysel sorumluluktur.
Bir şirketin mali yapısı, kârlılığı ve reel finansal büyüklüğü yerinde sayarken borsa değerinin 100 katına çıkması; ‘başarı hikayesi’nden çok, açık bir kırmızı bayraktır. Şirketin öz sermayesi ile piyasa değeri arasındaki bu uçurumu sorgulayacak kadar farkındalık gösterememek; piyasa kurallarını devre dışı bırakmaktır. Oysa rasyonel bir piyasada 100 katlık yapay artış, bir fırsat değil doğrudan risk işaretidir.
Kurumların eğitim ve şeffaflık sorumluluğu
Diğer taraftan, kurumlar da bu tablodan kendilerini sıyıramaz. Finansal okuryazarlığın toplumda henüz istenen seviyede olmadığını bilerek, kitlelerin bu hassasiyetini veya bilgisizliğini pazarlama kozu gibi kullanmak ‘kurumsal etik’ sorunudur. Bir finansal kurumun ya da portföy yönetim şirketinin asli görevi sadece ‘müşteri toplamak’ olamaz. Kurumların kitleleri eğitmek, sundukları araç risklerini şeffaflıkla anlatmak ve finansal okuryazarlığı toplumsal sorumluluk olarak üstlenme yükümlülüğü vardır.
Yatırımcı; sermaye piyasasına girdiğinde hisse senedini ya da fonu bir ‘piyango bileti’ gibi görmüyorsa, şirketin gerçek değeri ile borsa fiyatı arasındaki ilişkiyi sorgulamak zorundadır. Varlık tabanı ve kârlılığı yerinde sayan ya da çok küçük bir büyümeye sahip bir şirketin borsa değerinin 100, hatta 1.000 katına çıkması rasyonel değildir. Bir şirketin kârı 1 birimken borsa fiyatı 100 birime ulaşıyorsa, aradaki o derin boşluk bir finansal başarı değil, açıkça bir balondur.
Bu tablo bize iki şeyi söyler:
1-Yatırımcının sorumluluğu: Birey, en azından "Bu şirket ne kadar kazanıyor, bu fiyatı hak edecek ne üretiyor" diyecek kadar temel bilanço okumayı bilmek, en azından Fiyat/Kazanç (F/K) veya Piyasa Değeri / Defter Değeri (PD/DD) gibi basit oranlara bakacak farkındalığı göstermek zorundadır. Aksi takdirde, uçurumun kenarında yürümeyi kendi kabul etmiş olur.
2-Kurumların borcu: Fon şirketleri ve sermaye piyasası kurumlarının görevi, kitlelere bu basit ‘uçurum’ kontrolünü öğretmektir. Bir kurum, yatırımcısına ‘sermaye ile kârlılık arasındaki ilişkiyi’ anlatmıyorsa, onun finansal körlüğünden besleniyor demektir.
Sponsorluk bütçesi KSS değildir
Nitekim ülkemizdeki aracı kurum ve portföy şirketlerinin sitelerine baktığımızda kurumların geniş kitleleri ve gençleri hedefleyen, sürdürülebilir bir finansal okuryazarlık müfredatı yerine pazarlama odaklı yapılarla karşılaşıyoruz. Borsa İstanbul'a yeni gelen kitleleri eğitecek, riskleri ve bilanço okumayı öğretecek kurumsal eğitim müfredatlarına ve KSS odaklı platformlara bütçe ayırmıyorlar. Web sitelerinde ya da yatırım platformlarında her aracı kurumda olduğu gibi temel analiz terimleri, sözlük niteliğinde blog yazıları veya araştırma/analiz raporları yer alsa da bu içerikler, ‘Toplumsal Finansal Okuryazarlık Platformu’ niteliği taşımıyor. Genelde Türkiye’deki sermaye piyasası oyuncuları; kaynaklarını, popüler futbolcu ya da spor kulüpleri sponsorluğuna harcıyor. Ancak ekranlarda ünlü isimlere "Ben de birikimimi fonlara yatırıyorum" mesajları verdirmek, bir kurumun kurumsal sosyal sorumluluğu (KSS) değil; pazarlama stratejisidir.
Dünyada somut örnekleri var
Oysa küresel varlık yönetim devlerinden Charles Schwab’ın gençlere yönelik yürüttüğü 'Moneywise America' programı ya da dünyanın en büyük fon yönetim şirketlerinden Vanguard’ın ilkokul seviyesine kadar indirdiği 'My Classroom Economy' uygulaması, finansal kurumların toplumsal sorumluluğu kulüp sponsorluğunun ötesine taşıdığının somut örnekleri. Schwab'ın özellikle gençlere ve dar gelirli topluluklar için 22 modüllük ücretsiz finansal okuryazarlık müfredatı ve gönüllülük esasına dayalı eğitim programı bulunuyor. Program kapsamı; bütçe yapma, birikim, kredi yönetimi ve yatırım temelleri üzerine liselilerle ortak yürütülen kurumsal eğitimleri kapsıyor. Vanguard'ın ise ilkokul ve ortaokul çağındaki çocuklara ‘simülasyon yoluyla finansal sorumluluk ve bütçe yönetimi’ öğreten ücretsiz eğitim portalı ile öğrenci ve yatırımcı eğitim platformu var.
Nitekim Avrupa Fon ve Portföy Yönetimi Birlikleri Federasyonu, fon şirketlerinin asli KSS görevini ‘yatırımcı farkındalığını yükseltmek" olarak tanımlıyor. Federasyonun Avrupa genelindeki varlık yönetim şirketlerinin KSS ve kurumsal etki çatısı altında ‘Yatırımcı Eğitimi’ girişimlerini raporladığı ve standartlaştırdığı bir resmi platform bulunuyor. Avrupa Komisyonu da yayımladığı stratejik belgelerde sermaye piyasalarının ve fonların birinci önceliğinin toplumsal etki, şeffaflık ve yatırımcı güveni inşa etmek olduğunu vurguluyor.
Bizde ise bu kurumlarda KSS deyince akla hâlâ spor kulüplerine sponsor olmak veya tabelalara logo basmak geliyor. Oysa en büyük sosyal sorumluluk; yatırımcıların ve toplumun finansal farkındalık kazanmasına katkı sağlamaktır.
“İlk koşul itibar ve güven”
Dün sosyal medya platformunda Mahfi Eğilmez Hocamız, bu tabloyu özetleyen kıymetli bir tespitte bulundu: "Bir yerin finans merkezi olabilmesi için ilk koşul itibar ve güven tesis etmektir. Yüksek binalar yapmakla finans merkezi olunmaz, sadece trafik artar."
Finansal piyasalarımızda yüksek binalar, büyük sponsorluklar ve göz alıcı lansmanların ötesine geçip; itibar, güven ve finansal okuryazarlık inşa edeceğimiz günlere...