Anneyi öldürmek

Evet, evet. Doğru okudunuz. Anneyi öldürmek. Henüz ecel kendiliğinden gelmediyse de, geldiyse de fark etmez. Bazen eceliyle gitmiş anneleri de öldürmek gerek, içeride. Sembolik olarak. Yaşamak için.


Masumlar Apartmanı’nı izliyorum. Geriden geliyorum biraz, eski bölümlerinden birindeyim. Dizinin baş karakteri, kahramanı Safiye’nin çocukluğunda akıl sağlığı yerinde olmayan annesi tarafından uğradığı muamele yüzünden nasıl kırılmış olduğunu gösteriyor senaryo bize. Eline geçen her şeyi en az dört kere sabunla yıkayışını, kafasının içinden geçen düşünceler ile “pislendim, pislendim ben” diye çırpınışını izliyorum. Bir anne, bir çocuğa neler yapabilir…! Safiye’nin masum, güçlü, güzel, umut dolu gençlik aşkının anılarını, bu aşk yüzünden annesinden uğradığı daha büyük, daha da büyük eziyetleri izliyorum. Hikayenin bir yerinde annesi, berbat bir şekilde tartaklıyor kızı. Sevdi diye, sevdiğine kavuşmak istedi diye döverek ölümün kıyısına getiriyor. Kendisi de geliyor. Bu dehşet anı ikisinin de üzerinde çok büyük arızalar bırakıyor. Anne, öldüremiyor, ölemiyor da, ama çok büyük şeyler ölüyor orada. Bir insan bir diğerine ne kadar kötülük edebilirse o kadarını ediyor bu hikayenin annesi, kendi çocuğuna. Hem de bir anne kötülük ettiği zaman bu dünyanın geri kalanının kötülüğüne benzemez.



Bir çocuğun, annesi her nasıl biri olursa olsun,

Ne kadar kötü,

Ne kadar zalim,

Ne kadar ihmalkar,

Ne kadar umursamaz,

Ne kadar beceriksiz olmasına bakmadan,

Elinde olan anneyi,

Kucağına doğduğu anneyi,

Her halükarda,

Kalbinin her bir parçasıyla sever.

Sever.


Safiye'ye de öyle oluyor.


Zalimine aşık olan Stockholm sendromlu insan gibi, ölen annesini kendinde yaşatıyor. Kendinden vaz geçip ölen annesinin gölgesi oluyor. Zavallı Safiye.


Ne garip bir yasasıdır yaratımın.

Anne sevmeyi beceremese de,

Duygusal olarak yanında olmayı beceremese de,

Ve hatta bu dizideki gibi çocuğa büyük zararlar verse de çocuk anneyi sever.

Onun iyiliğini ister, annesinin yüzü gülsün, annesi onu sevsin ister. Doğanın kanunu budur.

Her anne çocuğunu çocuğun ihtiyacı olduğu gibi sevemese de her çocuk kendisini doğuran anneyi sever.

Varoluş bunu çocuk hayatta kalabilsin diye tasarlamış belli ki.

Çocuk,

Doğduğu yeri normal bilerek büyür.

Karşılaştırma şansı yoktur,

Başka türlüsünü tahayyül edecek bilgisi yoktur,

Doğduğu aileyi "aile böyle olur" diye bilerek büyür.

Tüm çocukluğu boyunca…

Bir zaman gelir.

Çocuk, çocukluktan yetişkinliğe doğru geçişe başlar.

Aşık olur.

Kendini bilmek ister.

Kendi yolunu çizmek ister.

Tercihlerini izlemek ister.

Her şeye isyan etmek ister.

Tüm normalleri sorgulamak ister.


İşte bu ergenlik denen, birinin çocuğu olmaktan çok yavaş ve acılı bir şekilde sıyrılıp, kendine, bir karakter, bir yaşam oluşturmanın sürecidir.


Ergenlik, aileye mesafe alma, yaşıtlara dönme, karşı cinse ilgi duyma, bedenin ve toplumun sınırlarını keşfetme çağı olarak da düşünülebilir.


Ergenlik, belki de ilk erginlenmedir.


Ayrışmak, kendini bir birey olarak ortaya koymak, kendi sınırlarını, kurallarını, tercihlerini yaşamak üzere gayret etmek ergenin hayatının doğal parçalarıdır; bu kendiliğinden aileden ve aile evinden uzaklaşmayı getirir. Bu böyledir.


Herkes ergen olur ama herkes ergenlikten erginlenerek çıkmaz. Kimisi orada kalır. Rahatsız bir konfor alanında. Kalıverir.


Ergenlikte, aileden ayrışma, kendi olma sürecinde aile, koruyucu kanatlarını biraz gevşetmezse, çocuğun büyüdüğünü kendi yoluna gitmesi gerektiğini idrak etmezse çocuğa iki yol kalır…Her nasıl iseler sevdiği ana babasının isteği ile onlara bağlı kalmak, onları üzmemek adına yetişkinleşmemek, kendi yolunu seçmemek birincisi, ipleri koparıp gitmek ikincisi...


Fazla iyi ana babalığın sınavı da burada: tam bir muhtaçlıkla doğmuş, bu muhtaçlığı her bir gelişim evresinde bir nebze kenara koymuş, bağımsızlığına ve gücüne doğru adım atmış çocuğun bu gelişimini idrak etmek ve onore etmek, onu yoluna göndermek. Kuşu yuvaadn uçurmak. İnsan Safiye'de olduğu gibi sevmeyerek ya da aşırı severek ve ondan ayrılmak istemeyerek de zarar verebilir çocuğuna.


Vasalisa masalında kız, yetişkin bir kadına dönüşebilsin diye, fazla iyi anne ölür.

Masal annenin ölümüyle başlar.

Vasalisa’nın kendilik yolundaki ilk görevi annesini ölmeye bırakabilmektir.

Fazla iyi annenin ölmesi sembolik olarak koruyan, kollayan, bakım veren annenin dış yapıdan kaybolup, iç yapıda yeniden doğmasıdır.

Anne ölür, içsel anne doğabilsin diye.

Çünkü o içsel anne insana bir ömür boyu gereklidir.

Dışsal anneler sonsuza kadar yaşayamazlar.

Dışarıdan gelecek olan bakıma, onaya, şefkate bağımlı kalmak insanı sakat bırakır.

Hayatı tam olarak yaşayabilmek için bu özellikleri iç yapıda bulmak, yaratmak, kurmak gerekir.

Fazla iyi anne ölür.

Birinin kızı olma deneyimi, bir kişinin tüm benliğini kapsamasın diye,


O benliğin bütünlüğü içinde başka başka deneyimlere, fonksiyonlara yer açılabilsin diye ölmesi gerekir. Her çocuk bir zaman "keşke annem ölse" diye geçirir içinden. “Keşke annem ölse. Özgür kalsam. Kimse bana karışmasa. Dilediğim gibi olsam…” Bunu hem geçirir içinden, hem de suçluluk duyar çocuk dediğin, "Ya ölürse, ya ben istedim diye gerçekten ölürse" diye... Bu istek ne zalimce, ne nankörce, ne vahşice… Bu özünde, bir insan olarak ayrışma isteğinden başka bir şey değil. Bu gelişimin doğal bir parçası.


Ben, çocukluktan henüz çıkmak üzere bir kız iken, tam da o taşlı topraklı yollara ilk adımlarımı atar iken, annemle büyük bir anlaşmazlık yaşamıştık. Benim için çok önemli bir şeye mani olmuştu. Çok kızmıştım. O zaman, okuldan bir arkadaşıma bunları anlatmışım ve demişim ki: "Keşke annem ölse"


Sonra geçmiş o anlaşmazlık, ben bunu unutmuşum ve sonra annem ölmüş. Mecazen değil, gerçekten.


Çok uzun seneler sonra, o arkadaşımla şans eseri görüştüğümüzde bana ona ettiğim bu laf yüzünden benden çok korktuğunu, bu laftan sonra benden hiç hoşlanmadığını söyledi. Sonrasında annem ölmüştü. O da biliyor. Ben dilemiştim, o ölmüştü. Bu onu korkutmuştu. Bunu bana söylediğinde 30'lu yaşlarımızın sonundaydık. Onun annesi hala hayattadı, yaptığı hiç bir şeyi beğenmiyordu, o kendini hala annesine beğendirmeye çalışıyordu ve 11 yaşındaki beni yargılıyordu olduğu yerden. O korkmuştu annesini öldürmekten. Ben korkmamıştım. O benden korkmuştu bu yüzden. Hala korkuyordu.


Çocukluğun her şeye kadir ana kraliçesi, her şeyi bilen, her şeyi yapabilen, her lafına inanılan, her emri yerine getirilen, her şeyi senin iyiliğin için isteyen annenin de bir insan olarak eksikleri, gedikleri, hataları, hazımsızlıkları olabileceğini görmeye başlamak; insan olan anneyi arketipsel olan anneden ayırmak demektir. Fazla iyi annenin ölmesi budur.


İnsan olan anneler kusurludur.

Kusurlu olmak insana mahsustur.

Bir çocuğun gözünden, çocuk kendi özerk benliğine ulaşana dek görülen şey ise annenin her nasıl bir anne ise, öyle mükemmel olduğudur.

Çocukluğun bitişi, bu mükemmellik imajının yavaş yavaş silikleşmesidir.


Silikleşmediği takdirde, karşınızda Safiye. Karşınızda 38 yaşında benim çocuk halimi yargılayan o kadın. Safiye, ayarsız annesini kendisinin öldürdüğünü sanarak hayata kapatmış kendini. Kendini sevemeyen annesi yüzünden kimseyi sevmeyeceğine inandığı bir hayat yaşamış. Ayrışamamış.


Duygusal olarak bir yetişkin olabilmek için, ana ve babanın esas gerçeğini görmeye gerek var. Görmeye, bununla hesaplaşmaya ve sonra olduğu haliyle kabul etmeye. Arketipsel anneyi bir insan evladı olarak idrak etmeye.


Bir anne, aslında pek öfkeli bir kadınmış.

Bir annem, koruyuculuğuyla yoran bir kadınmış.

Bir annem, kendi hayatını hiç eline almamış, kendini analık üzerinden var etmiş, o yüzden çocuklarına aşırı düşkünmüş, hiç rahat vermemiş,

Bir anne, çocukluk yaralarına hiç dönüp bakmamış, kızına ettiği analık da bu yaralardan süzülüp gelmiş…

Bir anne, birinin çocuğu olmayı hiç bırakmamış, kızına da anneannesi bakmış zaten, o anne, anne değil, abla olabilmiş ancak.

Bir anne, duygularını yaşamayı hiç bilememiş o yüzden hayatının her günü içki içmiş.

Bir anne olduğu gibi hiç kabul edilmemiş, o yüzden kızını hiç olduğu gibi kabul edememiş olabilir...!


Ya da,

Bazen anneler, çocuklar onları henüz insan olarak tanıyamadan çok önce ölüp giderler.

Bana öyle olmuştu.

Bazen anneler, çocuklarında çok büyük hasarlar bırakıp, onların yetişkin olmasına izin vermezler.

Safiye’ye öyle olmuş.

Bazen anneler kendi yaşayamadıkları hayatları zorlarlar çocuklarına, çocukların kendine ait hayatı, seçimleri olmasına müsade etmezler, bunu da çocuğun iyiliği için yaparlar.

Tanıdığım çok kadına böyle oldu.

Bazen anneler, kendi yaşayamadıkları hayatı çok geç ellerine alır ve annelik etmekle uğraşmak istemezler, onları kaçırdıkları hayatı telafi etmeye çalışırlar. İçlerindeki genç kız doymamıştır henüz.

Bazı kadınlara da böyle olur...


Ne kadar kadın varsa annelik günahlarının o kadar çok çeşidi vardır. Annemiz, ilk yaratanımız ve ilk yaramızdır. Bu böyledir. Böyle olması iyidir. Anne her nasıl olursa olsun, bir kadın kendine annelik etmeyi öğrenebilir.


Ve çok şükür ki bazen anneler, çocukları büyürken, onları yavaş yavaş özgür bırakmayı, ihtiyaç olduğunda dönülüp gelinecek bir liman, bir kuytu köşe, bir kucak olmayı bilirler.


Doğuran annenin yerini, içsel annenin alması süreci, fazla iyi annenin ölmesi ve yeterince iyi annenin kalması, analığın esas görevi, nimeti ve trajedisi böyle bir şey bence…


Bilmem anlatabildim mi?

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.