Demişler ya, "alemi içine sığdıran ama aleme sığamayan varlığa 'insan' denir."


Düşününce, "alemi içine sığdırma" kısmını anlayabiliyoruz ama "aleme sığamayan" kısmını, hissetmedikçe anlamanın imkanı yok.


Gün oldu, devran döndü, seneler geçti. Yolda yürürken ayakkabımdan çıkan topuk seslerine kulak kesildim. O an güneş tutulsa, dolu yağsa fark etmem. Seneler önceki hayalim geldi aklıma, acı bir tebessümle şu an hayalimi yaşadığımı fark ettim. Ama vardığım noktada mutlu muydum? Hayır. Ama hayali kurarken mutluydum. Ne ki dünyadaki gayemiz? Hayallerimize ulaşmak? Mutlu olmak? Sevmek? Sevilmek? O zaman neden vardığımız noktalarda mutlu olmuyoruz? Bizler fıtratlarımızın mahkumuyuz. Nasıl ki ölünce yok olmak, hiç olmak gibi bir düşünceyi insan aklı kabul etmez, vuslat da bu dünyada gerçekleşmez. Fıtratta yolcuyuz biz. Eğer burada varırsak hakikate, varışımızla her şey hiç olur. Uğruna yaşamayı göze aldığımız bir yolumuz olmaz. Bizler, yol bizi yorduğunda, hırpaladığında içimizdeki fıtratı unuttuğumuzda ya da o fıtratı idrak ettiğimizde sığamayız aleme. Hangi noktada sığamadığımız da bizim insanlığımızı belirler.


Ne trajikomik ama... İnsan olarak yaratılıp insan olmaya çalışıyoruz. Ne bizi insan olmaktan çıkaran? Alemi içimize aldığımız noktaya isabet ediyoruz. Nasıl bir alem bulduk kendimize? Hangi gözle bakıp, hangi alemi aldık içimize? Yolda birini gördüğümüzde ilk dikkat ettiğimiz, burnunun büyüklüğü, kıyafetinin uyumsuzluğu mu oldu? Yoksa bakışları mı? Maddeleştik mi? Alem diye bir maddeleştirme mekanizmasını mı aldık içimize? Yoksa gül ile bülbül hikayesindeki gibi sevdayla acının birbirine tutunduğu bir alemi mi?


Hani Nilgün Marmara diyor ya, "Ağrımasa bilir miydim yüreğimin yerini?"


Yüreğimiz ağrısın, acısın içimiz. Gözyaşımız kendimiz için akmasın bir kez. "Ben buyum" demek yerine, "Bu, benim" diyebilelim. Belki o zaman yaratılışımıza geri dönüp fıtratımızı fark ederiz. Belki o zaman inandığımız yolun sadık yolcusu oluruz.


Popüler dünyaya kendimizi kaptırıp gidiyoruz. Seneler evvel Montaigne diyor ki, “Bize, yaşamayı, ömür geçtikten sonra öğretiyorlar.” Peki bize öğretiyorlar mı? Biz yaşamayı bilmeden tüketiyoruz ömrümüzü. Bir hiç gibi yaşıyoruz. Nasıl acı. Oysa kainatın eşref-i mahlukatıyız. Yaratılmışların en şereflisi. Gücümüzü hissedebilsek, değerimizi anlayabilsek “Her şeyi icat etmişler hocam, ben ne bulayım ki?” diyen 13 yaşındaki bir çocuk yerine İstanbul’u fetheden Fatih’in planlar, çizimler yapan çocukluğu gelir oturur karşımıza. Ah, bir inansak kendimize. Kendine inanmayan kendini sevmeyen, Allah’a inanamaz, Allah’ı sevemez. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek biri eksikken oluşamaz. Öyleyse, bırakalım bizi köleleştiren bu popüler dünyayı. Yeni bir dünya kuralım kendimize. O dünyaya ilk kendimizi koyalım "Bu, benim" diyerek. Hani derler ya, "kendini bilen Rabb'ini bilir." Bırakalım da ünlülerin hangi marka kullandığı değil, kendi adımlarımız gündemimiz olsun.


Arabesk zihinlerle hayatımızı karartmak yerine hayaller kuralım.


Zihnimiz yorulsun.


Kalbimiz dirilsin.


Bir yolumuz olsun…



Elif Şevval Ünver

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.