Uzm. Psikolog, Çift Terapisti Kıvılcım Yücelen ile sohbetimizin ilk bölümünde, evliliğin ilk günlerindeki problemler için iletişim yollarını konuştuk.
Evlilikte günlük hayat, ortak yaşam alanının paylaşımı, dış etkenler, ailelerin araya girmesi ve “saygı” kavramı… Türkiye’deki istatistiklere bakıldığında, iletişimden sonra en çok yaşanan evlilik problemi, aile büyüklerinin ve üçüncü kişilerin evli çiftlere karışması. Evliliğin ilk günlerindeki sorunları saygıyı koruyarak çözmek, ilişkiyi dış etkenlere karşı da korunaklı hale getiriyor. Sohbetimize devam ediyoruz.
Evliliğin ilk günlerinde, basit konulardan bile problemler çıkabiliyor. Evliliğin temelin aslında gündelik detaylarla şekilleniyor. “Bunları bile doğru iletişimle ele almak gerekiyor” diyorsunuz. “Çift, en basitiyle oturup konuşabiliyor mu?” sorusuna dikkat çekiyorsunuz.
Örneğin, sosyal medyada esprili videolarda çok görürsünüz. “Eşim evde neyin eksik olduğunu bilmiyor. Hep ben söylüyorum. İnsan bir dolabı açar da bakar” diye şikayet ediliyor. Bu, büyük bir tartışmaya düşebiliyor.
Peki, bunun doğrusu nedir?
Sohbetimizin başından hatırlayalım, “bunun doğrusu” diye bir şey yok. Taraflar o güne kadar ister aileleriyle, ister tek başlarına yaşamış olsunlar. Birisi, örneğin yoğurdun bittiğini ancak bittiği zaman fark eden, diğeri de az kaldığında alışveriş listesine yazan, yedeğini satın alan kişi olsun. Biri, o şekilde yaşamış ve o güne kadar o şekilde idare etmiş. Diğeri de yedeğini dolabın içinde görerek rahat etmiş. “Sen de benim gibi ol” diyemeyiz. Bu, tartışmayı baştan bitirecek bir şey. “Ben yedek olunca rahat ediyorum ama bu konuda da hep bunu ben düşünmek istemiyorum çünkü yoruluyorum. Çünkü bu arada başka şeyler de düşünüyorum. Bana bu konuda destek olur musun?” denilebilir. Karşı tarafın işini kolaylaştırıcı bir şey sunarak “Bak buraya bir kağıt astım, diyelim ki sen de bir şey gördün, oraya not alabilir misin? Yani biten şeylere sen de dikkat edebilirsen sevinirim” denilebilir.
En başta söylediğim iyi niyet varsa, tamam. Eğer “Bu ilişki yürüsün, işlevsel olsun. Ben de karşı tarafa destek olayım. O da bana destek olsun. Orta yolu bulalım” niyeti varsa, karşı taraf zaten iyi niyetle bir çaba gösterir.
Konu “Sen bunu akıl etmiyorsun, beni hiç düşünmüyorsun” gibi yerlere gidebiliyor. Ne dersiniz?
Aslında problem çok basit, teknik. Burada yorum çok tehlikeli bir şey. Niyet yorumu yaparsanız “sen beni sevmediğin için, beni dikkate almadığın için, bana değer vermediğin için…” diye bu olayın yorumu yapılırsa o, tehlikeli bir yere gider. Karaktere, şahsiyete, kötü niyete, ilişkiye zarar vermeye kadar gider. Bunlar büyük iddialar. Buradan mümkün olduğu kadar uzak durmalı. Evet, bir insan her gün evin eksiklerini tespit edip onların alışverişini yapmaktan, bu sorumluluğu taşımaktan gerçekten yorulabilir. Ama bunu sadece bu şekilde ifade etmek lazım. “Bu sorumluluk bana çok yorucu geliyor. Sen öbür türlüsünü tercih ediyor olabilirsin ama burası benim de evim. Ben de senin kadar rahat yaşamak istiyorum. Bana biraz destek olabilir misin?”
Böyle sorduğunuz zaman -ki zaten hiç kimse iki gün sonra kavga etmek için evlenmiyor- Ortada gerçekten “bu iş devam etsin” niyeti varsa, taraflar yapabileceğini yapar. “Tamam o zaman, sana destek olmak için ne yapabilirim?” diye yaklaşır. Yani teorik olarak biz böyle kabul ediyoruz. Orta yola gelinir.
Aynı süreci alıp her türlü farklılığa oturtabilirsiniz. Yani bu, her yerde işler. Niyet okuyarak değil, kötüye yorarak değil, sevgiye ve değer vermeye yorarak değil… Farklılık olarak görüp bu farklılığı ikimiz de yormayacak şekilde nasıl ortaya getirebiliriz? Buna “çözüm odaklılık” da diyebiliriz. İyi niyet de diyebiliriz, çözüm odaklılık da diyebiliriz. Bu teknik yaklaşımla birçok şeyi aşırı duygusal, aşırı kişisel olmaya gitmeden önce kurtarabiliriz.
Farklılıklardan bahsedince, “Bu farklılıklar nasıl oluşuyor?” sorusu doğuyor. Bu da iki tarafın farklı aile yapılarından, farklı geçmişlerden, altyapılardan gelmesiyle oluyor. Biraz da oralara bakalım.
Türkiye’deki istatistiklere bakıldığında, iletişimden sonra en çok yaşanan evlilik problemi, aile büyüklerinin ve üçüncü kişilerin evli çiftlere karışması. Bu konuda neler tavsiye edersiniz?
Yeni evlilerde benim deneyimlerimde de çok rastladığım bir kriz konusu bu. Üçüncü kişilerden, kriz yaratacak fazla bir müdahale duymadım ama bizim seanslarımıza, kök ailelerden yapılan müdahale konuları çok geliyor. Daha önceki yaşam tarzları ve aile kültürleri ile ilgili anlaşmazlıklar oluyor. Aile kültürü çok çeşit barındıran bir coğrafyada yaşıyoruz. Herkes de kendi aile kültürüne çok yakın aile kültüründen biriyle evlenmiyor. “Yeni evli çiftler” diyoruz ama “yeni evli aileler” söz konusu. İki tarafın ailesi de bu işin içinde. Yani hiçbir şey olmasa da bayramlarımız var. Önce kimin ailesine gidilecek? Ne olacak? İşte yeni çiftlerin ilk yıllarında kendini gösteren sorunlardan bir tanesi bu. Şimdi burada hiçbir kültüre yanlış, diğer kültüre doğru diyemeyiz.
Bayram ziyareti, yeni evli çiftin günlük yaşamındaki konular için, farklılıklar için sadece bir örnek. Bu bambaşka bir konu da olabilir.
Evet. Aile ziyaretleri, ilk gündeme gelen sorunlardan biri oluyor. İkincisi de kök ailelerle olan iletişim sıklığı. Ailesini her gün arayan da var, 5 dakika nasılsın, iyi misin, deyip kapatan da var, saatlerce konuşanlar, gelişmeleri takip edenler de var. İkinci örnekten devam edelim. Bunlar garipseniyor. Hangi hangi taraf başkaysa, hangi taraf farklıysa bir süre sonra artık göze batmaya başlıyor. Baştan ona bir tepki verilmiyor ama kendi hayatlarına bir müdahale başlarsa işte orada diğer tarafın bir tepki gösterme ihtiyacı doğuyor.
Çiftin ne kadar bağımsız olacağı, aile büyüklerinin ne kadar karışacağına nasıl karar verilebilir?
Aslında bunları direkt müdahale olarak da düşünmeyebiliriz. Ben bunu birçok çifte gördüm. Kadın ya da erkek fark etmez, kök ailesiyle çok sık iletişim kuran taraf diğer tarafı gerçekten rahatsız ediyor. Ailenin müdahalesi olmasa bile, birinin sadece telefonla konuşması ama bunu baş başa geçirilecek zamanda yapması, bunun çok sık tekrarlanması, ortak zamanı çaldığı için diğer tarafı rahatsız etmeye başlayabiliyor.
Peki bu sınır koymakla veya ilişkinin kurallarını koymakla ilgili bir durum mudur?
Yaşam tarzı, aile kültürü ya da sadece alışkanlık olabilir. Yine “doğrudur, yanlıştır” diyemeyiz. Konu, bir tarafın bundan rahatsız olması ve bunun alışabileceği bir şey olmaması. O zaman bunu dile getiriyor. Yani “Bu konuşmalarınız biraz uzun değil mi?” dediğinde, diğer taraf “ne yapayım, kıramıyorum” diyebiliyor. Bu, gelecek cevabın en iyisi. Ancak “bunda ne var? Bunda bir gariplik yok. Garip gören sensin” diye tepki vermesi, iletişim yolunu biraz tıkıyor. “Bu gayet normal bir şey” demek, “senin için de böyle olmalı” demeye getiriyor. Bu, iletişimi tıkayacak bir durum. Çift terapisinde de en çok zorlandığımız, atlamakta çok zorlandığımız eşliklerden bir tanesi bu.
Tekrar vurgulamak istiyorum. İki taraf için de doğru veya yanlış olmadığını, bir taraf için durumun farklı olduğunu kabul etmek lazım. Hiçbir kültüre ya da hiçbir alışkanlığa, hiçbir aile rutinine yanlış diyemeyiz. Ama şu bir gerçek ki özellikle yeni evlenmiş, hayatını birleştirmiş bir çiftin gerçekten zamana ihtiyacı vardır. Bunun da mümkün olduğu kadar birlikte vakit geçirerek birbirini tanımaya çalışarak, birlikte yeni deneyimler elde ederek yani bazı şeylerde dediğimiz gibi yaşanarak görüldüğü ve anlaşıldığı, tecrübe edildiği için baş başa geçirmeleri gereken belli bir zaman var. Sağlıklı olan da bu gerçekten. Şimdi bu sağlıklı olduğunu söylediğimiz süre çok sık ve uzun sürelerle sabote ediliyorsa, o zaman psikolog olarak “bu sağlıksız” diyebilirim.
Yani şunu diyemeyiz. “Anneyle bu kadar konuşulur mu? Evden bu kadar çok çıkılır mı?” Böyle bir şey diyemeyiz. Ama şunu diyebiliriz. Sizin ortak yaşamı yeni başlatmış bir çift olarak şu kadar vakti birlikte geçirmeniz lazım ki sağlam temelinizi döşemiş olun. Bundan sonra artık uzun süreler ayrılsanız da akşamları ayrı vakit geçirseniz de kendinizi kopmuş gibi hissetmemeniz için güzel, sağlam bir temeliniz olması lazım. Şimdi, o zaman. Yani temeli atın, güzelce ve sağlam şekilde oturtun. Ondan sonra farklı vakit geçirmeye bakarsınız. Bunu “herkes çok yapışık olsun” anlamında söylemiyorum. O da yanlış anlaşılmasın. Ortak yaşamın kurulması, ortak zeminin sağlamlaştırılması için yeni kurallarla yani ortak kurallarla sıfırdan inşa edilmesi gerekiyor çünkü dört duvar arasına, aynı çatı altına ilk defa giriliyor. Bir çiftin buna çok ihtiyacı var. Fakat bazı kültürler, bazı anlayışlar var ki buna çok müsaade etmiyor. Çok eskilere bakacak olursak zaten herkes aynı evin içinde yaşamış. Bu anlayışta aileler bunda sakınca görmeyebilir ama psikoloji bilimi açısından söylüyoruz ki yeni evli çiftlerin ortak yaşamına saygı duymak lazım.
Evlilikte saygı nedir?
Saygı, daha ziyade büyüklere karşı gösterilen ve bazı davranışlarla direkt ilişkilendirilen bir kavram. “Bu yapılırsa saygıdır, yapılmazsa saygısızlıktır” diye öyle yerleşmiş bir kavram durumu var bizim kafalarımızda. Ama saygı aslında iki taraflıdır. Yani baktığınız zaman bir ebeveyn de çocuğuna karşı saygı göstermek zorunda. İnsan ilişkilerinde herkes birbirine saygılı olmak zorunda. Saygıdan kastımız ne? Birbirlerinin fikirlerine, ihtiyaçlarına, beklentilerine saygı göstermek. Onu öyle kabul edebilmek ve karşılayabildiği kadar da bunu karşılamaya çalışmak. Gerçekten iyi niyetle kabul etmek ve karşı tarafa alan tanımak, saygı göstermek aslında.
Yani bu aslında hiyerarşik bir saygı değil. Bireyin kurduğu ilişkilerin sağlığını etkileyen bir şey aslında. Yani “saygı bir sağlıklı yaşam unsuru” diye söyleyebiliriz sanırım.
Evet.
Youtube'da izlemek için tıklayın!
Psikolojide "kırmızı bayrak"