Merhaba sevgili kardeşim,
Sessiz zaferlerimizi kutlamayı hatırladıkça güçlendik değil mi? Artık pek de kimseler yıkamıyor bizi. Çünkü biliyoruz ki düşsek de yine ayağa kalkacağız. Hayat bizi defalarca deneyip, niyetimizi sınayacak. Öğrendik artık.
Başarısızlık gibi görünen büyüme fırsatlarıyla karşılaşacağız yol boyunca. Onlarcası oldu şu ana kadar. Biz seninle yılmadık, dönmedik yolumuzdan. Yolumuz gelişmeye, büyümeye, en iyi versiyonumuza doğru… Ne kadar zamanda olduğunun önemi yok. Yaşadıkça gelişeceğiz. Değil mi ama? Bu sözü çok önce verdik birbirimize… Söze sadık kalmayanlar elendi etrafımızdan, çıktı dünyamızdan. Kayıplarla, kazanımlarla yürüyoruz bu kutlu yolu. Ben hep gururlu, senden son derece umutluyum sevgili kardeşim. Çünkü sen benim en güzel yansımamsın. Senin aynanda kendimi temize çekiyor, senin şahitliğinde kendime cesaret buluyorum. Aynısını da sana sunarak…
İstiyorum ki tüm dünya bu bilinçle dönsün. Ama yine de yolda taşlar yok mu? Var tabii… Tökezliyoruz ara ara…
Son zamanlarda bana yine böyle bir şeyler oldu. İnşallah sana olmamıştır diyeyim ama olduysa da hayal kırıklığına uğrama diye birkaç kelamım olacak. Dinle bak, neler oldu neler?
Ben bahar aylarında, bu yaz gerçekleşecek prestijli bir yazar kampı için başvuruda bulunmuştum. Eserlerim artık İngilizceye de çevrildiği için kendimi şanslı görmüş, bu uluslararası organizasyonda gerçekten kendime çok güvenmiştim. Heyecanla haziran başını bekledim; sonuçlar açıklansın, ben de programımı netleştireyim istedim. Üçlememin son kitabı Nazlı’nın Dünyası için Rodop Dağları’nda kampa kapanıp konsantre çalışırım diye hayaller kuruyordum. Hatta kendi evrenimi çok değerli bir jüriye sundum diye de bayağı gururluydum.
Ve nihayet sonuçlar açıklandı…
Seçilmedim.
Evet, seçilemedim. Gerçi üç yüz elli kadın yazar başvurmuş. Sadece de on kişi seçilmiş. Yine de ben ilk anda hiç hazmedemedim. Yalan yok, çok umutlanmıştım. Hikayemin, kurduğum o evrenin birileri için büyülü ve ilgi çekici olabileceğine çok inanmıştım. Olmadı.
Ne hissettim? Nasıl tekrar ayağa kalktım?
Eskisi kadar çok yıkılmadım. Hayal kırıklığım, öfkem oldukça kısa sürdü. Birkaç akla yakın sebep bulmaya çalıştım önce. Sonra ise tüm yalınlığıyla gerçeği kabul ettim. Bunu yaparken de kendime şu soruları sordum: Seçilseydim ne hissedecektim? Seçilmeyi neden bu kadar çok istiyordum? Ve seçilince ne yapacaktım?
Tüm dürüstlüğümle yanıtlayayım sevgili kardeşim.
Ben seçilmeyi, başarımı taçlandırmak ve herkese görünür kılmak için bir fırsat olarak görmüştüm. Sonuçta uluslararası bir jüri yazdıklarımı kıymetli buldu diyebilecektim. Kendimi yetersiz hissettiğim zamanları dışarıdan gelen bir takdirle temize çekecek, öyle değerli olacaktım. Bunların bana iyi geleceği yanılgısındaydım herhalde, bilemiyorum.
Ben ağustos ayında on gün boyunca kendimi Rodop Dağları’nda yazıyla dopdolu bir zaman dilimine hapsedecek ve üçüncü romanımın taslağını yazacaktım. Bu fikir beni o kadar heyecanlandırıyordu ki, seçilemediğimi öğrendiğimde en çok bu inzivayı bu yaz yapamayacak oluşuma üzüldüm. Sanki ben oraya gitmezsem hiç çalışamazmışım gibi…
Halbuki ne saçma, değil mi?
Meselenin mekân olmadığını anlamam bu büyük hayal kırıklığı sayesinde oldu canım kardeşim. Çalışmak isteyen her yerde çalışır, bahanelerin ardına sığınmazdı. O halde dürüst olmalı ve cesaret toplamalıydım.
Dedim ki kendi kendime:
“Sen iyi yazan, yaratıcı ve çalışkan bir yazarsın. Bir organizasyonun seni seçmemiş olması, tüm dünyanın senden sırt çevirdiği anlamına gelmez!”
Birkaç kez söyledim bunu kendime. Seslendirdim de üstelik; sanki bir arkadaşım bana söylüyormuş gibi hissedene kadar. Sonra kendime hak da verdim. Sonuçta iki koca roman bitirmiş, bir üçleme yazmayı kafaya koymuş, bunun için de kendine özgü bir evren yaratmış biriyim. İki ayrı portalde de köşem var üstelik. Yazabildiğimi kanıtlamak için ödüllere mi ihtiyacım var?
Ben bunu fark etmezsem kendime büyük bir haksızlık yapmış olmaz mıyım sevgili kardeşim? İşte ben de bunu fark edince o düşük frekanslı ruh halinde kalamadım daha fazla. Tekrar yapmak istediklerime odaklandım ve bu fırsatı kaybetmiş olsam da, bambaşka bir alan için neler yapabileceğimi düşünmeye başladım. Madem ağustosta o on günü sadece yazmaya ayırmak istiyordum, o zaman bunu hiçbir yere gitmeden de yapabilirdim.
Şimdilerde Deniz’in Ormanı ve Deniz’in Defteri’nin uluslararası yayın süreçlerini yönetiyorum ve ağustosta hangi on günü üçüncü romanımın taslağına ayırmam gerektiğini planlıyorum.
Görüyorsun değil mi sevgili kardeşim? Yılmadım yine. Tıpkı sana söz verdiğim gibi…
Sen neler yapıyorsun bugünlerde? Hangi kapılar kapandı suratına? Neler hissettin? Tekrar ne zaman başlayabileceksin?
Meraktayım doğrusu. Sakın pes ettim deme bana. Yolda kalabilmek için alet çantamızda çok fazla donanımımız var. Ruhsal dayanıklılık da çalıştık seninle, kabul etmenin gücünü de… Bazen de sadece teslim olmak gerekiyor akışa… Bin yılda olmayan, bir günde oluyor. Biliyorsun.
Benim senin için dileğim; yorulduysan koşmaktan, bir durup dinlenmen, sonra aldığın o derin nefesle yoluna tekrar dönmen. Yaradan o hayali içine boşuna koymadı. Bir yerlerde, başka bir gerçeklikte bambaşka bir versiyonun çoktan o işi başardı bile! Senin görevin o gerçekliği buraya çekebilmek ve dünya hayatında görünür kılabilmek. Bunun için de yüksek bir azimde kalman gerekiyor.
Yol boyunca reddedilmenin dayanılmaz hafifliğini de tattın nasıl olsa…Tatmadıysan da belki de bu kardeşinin yılmazlık hikayelerini okur da güç bulursun. 'O deniyor, ben de deneyeyim' dersin. İşte o zaman birlikte hayat amaçlarımızı gerçekleştirir, bütüne katkı sunarız. Her bir kişinin katkısı da bilinç dönüşümünde büyük bir zıplama yaratır belki de…
Reddedilmenin yolun sonu değil de bir sonraki bölümün başlangıcı olduğunu düşünmek rahatlatsın seni, gücüne güç katsın isterim. Zira ben de hep böyle oldu, oluyor.
Ve belki de birlikte düşlediğimiz o yeryüzü cenneti, yılmaz azmimiz, inancımız ve temiz amellerimizle mümkün olur.
Kim bilir?
Seni çok seven kardeşin, Nihan