Penceremin kıyısındaki kelimeler…

3 yaşındayım. Elimde Çirkin Ördek Yavrusu, çevrilip bakılmaktan sayfaları yıpranmış, eskimiş, hatta kopmaya başlamış. Koşa koşa annemin yanına gidip ”hadi oku” diyorum, annem beni çoktan çözmüş, “sen kendin okusana” diyor. Milyon kez okuttuğum için zaten ezbere bildiğim hikâyeyi yutarmışçasına sayfalara bakıp "okuyorum".

 

7 yaşındayım. İlk günden sınıfın kapısından kovaladığım annem, okul açıldıktan bir ay sonra, sürekli didiklenmekten yıpranmış Cin Ali kitabına kötü bakışlar fırlatmama bakıyor, gülüyor ve hayatımın beni her zaman en çok kurtaran cümlesini söylüyor, o cümlenin artık gerçek bir anlamı var: “Hadi, oku!” Okuyorum ben de, hayatımın en derin, en anlamlı cümlesini okurmuş gibi, yavaşça, gizemle, sevgiyle, adanmışlıkla: “Ali topu at!” “Peki, yazabilir misin?” diyor annem. Önüme ne kadar çok seveceğimi henüz bilmediğim o beyaz, bomboş defteri açıyor, küçük kız hissimce ince parmaklarım kâğıdın üzerinde uçuyor gibi…

 

Yazıyorum işte, Ali topu at! Ali’cik o topu sanki sadece ben yazdığım için atabiliyor o an, kağıdın üzerine düşen yamru yumru harflerime bakıyorum, eserimle gurur duyuyorum, annem şaşkın, ben mutlu mesut bildiriyorum: Yazıyorum! Hayatım boyunca beni yaşamın içinde yaşayabilir kılacak yazı maceram işte böyle başlıyor…

 

11 yaşındayım. İlkokul bitiyor. Kurban Bayramı’ndan 15 gün önce sevip okşadığım, isim taktığım, gezdirmeye çalıştığım kuzucuğun bayramda nasıl kesildiğini anlattığım müthiş(!) kompozisyonum, okulun yarışmasında birinci seçiliyor. Dünyanın en mutlu kız çocuğu benim!

 

Kâğıdın buruşmasından korka korka titreyen sesimle yazdığım kelimeleri koca okulun önünde okuyorum. O kelimeler sanki ben yazmamışım da başkası yazmış gibi yabancılar bana, o ana kadar bilmediğim yeni bir şey daha keşfediyorum, yazdıklarım sanki okundukça değişiyor, benim içimden çıkan kelimelerden başka şeylere dönüşüyor, anlıyorum ki yazı, paylaşıldıkça anlam kazanarak çoğalıyor.

 

Yazmanın insanın kendisini dünyayla paylaşmak olabileceğini ilk kez o zaman hissediyorum, içimden yükselen kelimelerin beni aşan gücünden hem ürküyorum, hem de bu gücü yaratabildiğim mutluyum.

 

Ortaokul ve lise yıllarımda, yazmakla yaşadığım büyük ve hiç bitmeyecek mücadeleme başlıyorum. Önce uzun kompozisyonlar, sonra şiirler, saçma küçük öyküler, çoğunun sonunu getirmeyi başaramadığım denemeceler,  içimden çıkıp beyazlıklara düşüyor, defterler dolusu günceler yıllar geçerken büyüyüp fazlalaşan anılarımı sabitliyor, ben yazıyorum, çünkü varım… Varım, çünkü yazıyorum.

 

O yaşımdan bu yaşıma, yazmakla ilgili sabit kalan tek duygum bu: Ben var olduğum için mi yazarak yaşam nehrimin kenarında bir dala tutunuyorum, yoksa sadece yazdığım için mi o dal hiç kopup kırılmıyor, hayatımın gizemi işte, belki de bu yüzden o dalı hiç bırakmıyorum. Ve hep biliyorum, ancak yazarsam yaşadığımı hissedebilirim ve ancak yazarsam, yaşamı paylaşabilirim.

 

Nefes almak, yemek, uyumak hatta aşk kadar gerekli bir gerçekliğim var artık: Yazmak.

 

O yıllarda yazdıklarımı ürkerek okuttuğum sevgili Edebiyat Hocam Celal Özcan, okuduğu bir yazımı bitirince başını kaldırıp bana bakıyor ve hayatım boyunca istediğim onayı veriyor: “Sen, yazdığın zaman gerçekten sen’sin. Sen, hep yazmalısın.”

 

Araya uzun yıllar, iyi-kötü-eğlenceli-hüzünlü hayat anları, aşk sandığım kırıntılar ve dostluk sandığım kandırmacalar giriyor, ben hep beyaz defterlerimi mor kelimelerimle doldurmaya devam ediyorum, bu yolculuk beni nereye savuruyor hiç bilmiyorum, tek emin olduğum şey, hayatımda beni yazmak kadar bütünleyen hiçbir varlık nedenim olmadığı…

 

Sıra meslek seçmeye geldiği zaman, asi inatçı Koç’luğum devreye giriyor, her ne olursam olayım içinde mutlaka ‘yazmak’ olmak zorunda. Hayat hep benim hayal-planlarıma aykırı davranmayı seviyor, o zamanlarda hayal ettiğim gibi gazeteci olamadım belki ama 18 yıldır devam eden iletişim kariyerimde kaleme aldığım binlerce iş metni kelimesinin her birini arzulayarak, adeta taparak seviyorum.

 

İçimden yükselen, susturamadığım seslerin harflere, harflerin kelimelere, kelimelerin an aktarımlarına dönüşmesine aşığım, fotograf çeker gibi yazarak anları sabitleme çabamsa hep baki. Öte yandan arayışım çok sonsuz, hep bir gün gerçekten yazmam gereken kelimeleri arıyorum ve sanki o kelimelere giden yolu hiç bulamıyorum.  Taa ki aydınlık bakışlım, aldığım her nefesin anlamı oğluşumla otizm labirentine düştüğümüz sonbahar yıllarıma kadar…

 

8 yıl önce, iki başımıza akıp giden hayatımıza otizmin indirdiği darbelerin ruhumda açtığı yaraları kapatmak için soluksuzca yazmaya başlıyorum.

 

Otizmin bize yaşattıkları ne kadar derbeder ve kuralsız olursa olsun, Nazım Özgün henüz seslendiremediği kelimelerini ararken, ben de umudun kelimelerinin peşine düşüyorum. Hayat zaten zor, otizmle gülümsemek her zamankinden daha imkânsız, bense hep yaptığım gibi kelimelerime sığınıyorum ve galiba sonunda gizemi çözüyorum!

 

Otizmle yaşamak, geleceğe dair tüm umutlarımı kör kuyulara gömerken, bir yandan da yaşama o zamana kadar hiç sahip olmadığım çok başka bir pencereden bakmayı öğreniyorum. Gördüklerim, oğlumun enerjisi ile aktardığım anı-hikayelere dönüşürken kelimelerimle yeni umutlar yaratıyorum.  İnternet mucizesi sayesinde kelimelerim kendi dört duvarımızın dışına taşıyor, hayatım boyunca yazmak istediğim kitabıma da böyle başlıyorum işte…

 

Günün birinde Nazım Özgün benim kalemimden çıkanları okuduğunda, artık yazmaya da yaşamın anlamı kadar farklı pencerelerden bakabildiğimi anlıyorum, gerisi tıpkı otizm yolculuğumuz gibi sonsuza giden bir öyküye benziyor…  

 

Yaşamak, belki de herkesin kendi penceresinden akıp giden öykülerden ibaret.

 

Şimdi, karşınızda duran beyazlığa yeni kelimeler sabitlemenin coşkusu ve heyecanı içinde, hayatım boyunca en çok gerçek kılmak istediğim hayalimle yüz yüze duruyorum. Bu ülkede bir kadın, farklı gelişim gösteren çocuk büyüten yalnız bir anne, otizmle mücadele eden bir sivil toplum aktivisti, alaylı bir iletişimci olarak, her türlü ayrımcılığın çok uzağında hayatı sevgiyle çoğaltmak hayaline sımsıkı tutunan bir insanın farklı pencereleri var artık içimde. 

 

Mor penceremin kenarında, kelimelerim ve ben, yaşamın farklı pencerelerini paylaşmak için bekliyoruz.

 

Merhaba hayat!

Facebook Yorumları
Yorumlar
12
Onay Bekleyenler
0

  • Prof. Dr. Bahçeci: Tüp bebek tedavisi kaç kez denenmelidir?
    Prof. Dr. Bahçeci: Tüp bebek tedavisi kaç...

    Süresi : 05:14 İzlenme : 458

  • Umur Bugay ve Zeynep Bugay'la Bizimkiler ve Sevgili Nasıl Bulunur?
    Umur Bugay ve Zeynep Bugay'la Bizimkiler ve...

    Süresi : İzlenme : 350

  • Süt kanalı iltihabı mastit hakkında her şey
    Süt kanalı iltihabı mastit hakkında her şey

    Süresi : 03:21 İzlenme : 8853

  • Son kullanma tarihleri ne zaman bitiyor?
    Son kullanma tarihleri ne zaman bitiyor?

    Süresi : 01:00 İzlenme : 3511

  • Nazlı Çevik Azazi'den kısa bir masal...
    Nazlı Çevik Azazi'den kısa bir masal...

    Süresi : İzlenme : 2164

BURCUN BUGÜN NE SÖYLÜYOR?

Bugün sizi neler bekliyor? Aşk hayatınızda hangi sürprizler var? Sağlık, iş ve para konularında nelere dikkat etmelisiniz?

hthayat.haberturk.com internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, video ve fotoğrafların her türlü hakkı Haberturk Gazetecilik A.Ş.’ye aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez. Copyright © 2018 - Üretim ve Tasarım Bilgi Grubu
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön