Boş boş ekranı kaydırmak ile dijital labirentlerin koridorlarına bilinçli bir farkındalıkla dalmak arasında ince ama derin bir ayrım var. ‘Siber flanör’ kavramı, tam da bu noktada internette geçirilen zamanla ilgili o kadim suçluluk duygusunu rafa kaldırma ihtimalini barındırıyor.
On dokuzuncu yüzyılda sokaklarda, pasajlarda avare avare gezip, hayranlıkla veya merakla etrafı izleyip, bunu düşünsel bir uğraş olarak sürdürme işi, Fransız entelektüel camiasında flanörlük adıyla popüler olmuştu. Bu uğraşa zaman ve kaynak ayırabilecek olan elit (ve muhakkak erkek!) bir kesimin bundan keyif alması, kent gezgini kavramını literatüre sokmuştu. Walter Benjamin, “Pasajlar” yapıtında bu figürü modernitenin merkezine yerleştirerek, onu kalabalıklar içinde gizlenen dikkatli bir gözlemci olarak betimledi. Flanör sadece aylak bir gezgin değil; modern hayatın dayattığı hıza direnerek etrafındaki kaosu estetik bir bütünlüğe kavuşturan aktif bir özneydi.
“İnternette dolaşmak” tabiri icat olunduğunda, birileri bunu flanörlüğe bağlamakta gecikmedi. Henüz 1998’de Steven Goldate, internetin o dönemki keşfedilmemiş ve kaotik yapısına atıfta bulunarak siber-flanör (cyberflaneur) kavramını ortaya atmıştı. O yıllarda web sayfaları arasında dolaşmak veya sohbet odalarının derinliklerine dalmak, tıpkı 19. yüzyıl flanörlüğü gibi belirli bir teknik erişim ayrıcalığı gerektiriyordu. Ancak bu durum hızla değişti. 2010’lara gelindiğinde internette gezinmek, belirli adreslere uğramaktan fazlası haline geldi; sosyal medya kullanımı yaygınlaştı ve dijital nüfusun profili tamamen değişti.
Nihayet Evgeny Morozov, 2012’de yayımlanan makalesi ile “Siber Flanörün Ölümünü” ilan etti. Morozov’a göre o eski romantik rüzgâr çoktan dinmişti. İnternet artık aylak aylak gezilecek gizemli bir arka sokak olmaktan çıkıp, iş bitirilecek dev bir ofise dönüşmüştü. Google’ın her soruya anında yanıt vermesi ve uygulamaların sunduğu konfor, o eski usul rastlantısal keşiflerin tadını kaçırıyordu. Morozov’un penceresinden bakıldığında, artık kalabalıkların arasında saklanan gizemli gözlemciler değil; algoritmaların çizdiği rotada yürüyen ve üzerine asılmış görünmez tabelalarla sürekli bir şeylerin reklamını yapan "sandviç adamlara" dönüşmüştük.
Hızlıca hatırlamakta fayda var; bütün bunlar Instagram’ın henüz yeni yeni hayatımıza girdiği 2012 yılında öngörülmüştü.
“Dans eden hayvanlarız!”
Modernite ve onun dijital uzantısı olan algoritmik düzen, hareketi genellikle verimlilik ve hız parantezine hapseder. Oysa insan, sadece sonuç odaklı çalışan bir makine değildir. Kurt Vonnegut, insan olmanın özünü, bilgisayarların soğuk verimliliğinin karşısına koyduğu "amaçsızca oyalanma" (farting around) eylemiyle açıklamıştı ve “Bizler dans eden hayvanlarız” demişti. Yani niyet bir yere varmak olmadığında bile, sırf keyif almak için ritme kulak vermek insanın doğasında var.
Modern nörobilim de bu oyalanma halini destekliyor. Yaratıcı kuluçkanın “hiçbir şey yapmamakla” değil, zihnin serbestçe dolaşabildiği basit etkinliklerle ortaya çıktığı artık biliniyor. “Zihin gezinmesi” (mind wandering), bilinçdışı çağrışımları güçlendirerek yaratıcı düşünce için işlevsel bir zemin hazırlıyor. Koşturmadan, etrafı izleyerek, sokakları keşfederek dolaşma işi tam da burada yaratıcı, besleyen ve belki de iyileştiren bir eyleme dönüşüyor.
Algoritma nereye sen oraya mı?
Konu internette dolaşmak olunca, zemin biraz kayganlaşıyor. “Flanörce” olmayan bir gezinti 1800’lerin Paris sokaklarında koşturmaksa; internette gezinmek Karadeniz’in hırçın ve kararsız derelerine atlamak gibi. Derenin akış mekaniği, yani algoritma, bizi nereye çekerse oraya gitmek zorundayız. Geçenlerde kaydettiğin çorba tarifine mi bakacaktın? Kendini Arif’in Manchester’a attığı golü hayretle izlerken bulman an meselesi.
Normalde algoritma kullanıcıyı nereye götürürse, kişinin kendini orada bulacağı güçlü bir akış söz konusu. Akıntı sürekli, ısrarlı ve yönlendirici. Ancak suyun debisi ne kadar yüksek olursa olsun, kontrolü ele almak iradi bir çabayla mümkün. İnternette vahşi bir dereye kapılan kütük misali sürüklenmek yerine, bu akışın içinde de, tıpkı şehrin sokaklarında yapılabildiği gibi, bilinçli bir avarelik inşa edilebilir.
Siber-flanörlük bugün artık romantik bir gezinti değil, bir tür navigasyon becerisi gerektiriyor. Akışa kapılmadan, kıyıya vurmadan ama suyun da tadını çıkararak; algoritmanın “bunu seveceksin” dediği yoldan değil, merakın ve rastlantının açtığı patikadan gitmek. Dijital dünyada ‘dans eden hayvanlar’ olarak kalabilmenin yolu, belki de o akıntının içinde kendi ritmini bulmaktan geçiyordur.
Algoritmik akıntıya karşı kürek çekme taktikleri
İnternetteki sonsuz içerik labirentlerinde yine de kendi yolumuzu çizebiliriz. Bunun için bir tarayıcı, biraz farkındalık ve kapılıp gidilmiş değil, özenle ayrılmış bir zaman yeterli olacaktır:
1. Rastlantısal olanı geri çağır
Algoritma bize hep benzer olanı sunar. Ritmi bulmak, benzemeyeni aramaktır. Wikipedia'nın “Rastgele Madde” butonuna basmak, hiç ilgilenmediğin bir konu başlığını aratmak (örn: 14. yüzyıl mimarisi), arama motorunda 10. sayfaya gitmek veya bir dijital müze gezisinde kaybolmak… Başını kaldırıp ‘gerçek’ dünyaya döndüğünde yitip gitmiş değil, keyifle geçirilmiş bir zaman hissiyle suçluluktan uzaklaşabilirsin.
2. Ara sokaklara dal
Sosyal medya platformları internetin kalabalık, gürültülü, tüketim odaklı AVM'leri sayılır. Flanör ise arka sokakları sever. Bloglara, forumlara, e-bültenlere, kişisel web sitelerine dönebiliriz. Akışın olmadığı, duran sayfaları ziyaret etmek, arka sokaklarda gezinti hissi verecektir.
3. Dikey düşüşe değil, yatay gezintiye çık
Sosyal medya aşağı doğru, dikey kaydırmaya programlıdır, bu da onu sonsuz bir kuyuya çevirir. Flanörlük ise yana doğru yatay sıçramalar gerektirir. Bir yazıyı okurken içindeki mavi linke tıklayıp bambaşka bir konuya geçmek, oradan dipnottaki bir isme tıklamak... Konudan konuya atlayarak kendi haritanı çizmek mümkün.
4. Arşivini kendin oluştur
Akış uçucudur, flanör ise izlenim biriktirir. Sadece tüketmek değil; gördüğün o ilginç makaleyi, o garip görseli bir klasörde, bir not defterinde veya başka uygulamalarla bir araya getirerek ‘kendi internetini’ oluşturabilirsin. Aşağı doğru kaydırırken “bir şey yaparım ki ben bununla” diyerek kaydettiğin içeriklere benzemeyecek, söz!