İyilik, insan ruhunun en saf, en hesapsız duygudur. Stratejilere sığmayan, planlanamayan, sadece kalpten taşarak harekete dönüşen itici bir güçtür… Hepimizin içinde, dokunduğu yeri güzelleştirmek, bir cana nefes olmak ve dünyaya anlam katmak isteyen bir pusula saklı. Aslında yaşam sahnesindeki en asil arayışımız da budur; içimizdeki o saf iyilik çekirdeğini yeşertebilmek…
Kadınlar olarak hayatı kurarken, büyütürken ve dönüştürürken bu pusulaya her zaman güveniriz. Çünkü biliriz ki; sadece var olmak ya da bir hayat sürmek yetmiyor; içten gelen o iyilik duygusuyla dünyaya kalıcı bir anlam bırakmak gerekiyor.
Öte yandan, içimizdeki saf iyilik sadece bir duygu değildir. Bir kadının mutfağındaki sıfır atık tercihi, kredi kartı harcamalarındaki farkındalığı ve yerel üreticiye verdiği destek; kişisel tercihin ötesinde somut bir toplumsal etki hareketi ve kalıcı bir dönüşümdür.
Aslında bu mesele, benim hem kalbimin hem de kariyerimin tam merkezinde. 30 yıllık profesyonel ekonomi gazeteciliği yolculuğumla birlikte, geçen Kasım ayında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı’nda yüksek lisansımı tamamladım. Son üç yıldır toplumsal etki ve sosyal fayda üzerine düşünüyor, üretiyorum.
Tezimi hazırlarken, yıllarca sahada gözlemlediğim ve hikayelerine hayran kaldığım, odağına tamamen ‘iyiliği’ ve toplumsal faydayı alan sosyal girişimleri yakın plana aldım. Mesleki tecrübemin getirdiği sezgiler ve akademik araştırmalarım bana şunu gösterdi: Günümüz ekonomi dünyasında, kalbini işin içine katan, iyilik esaslı faaliyetleri ve toplumsal fayda misyonunu sırtlayan kurumlar yeni neslin kalbini kazanıyor. İnsanın içindeki o saf iyilik, bugün yeni nesil bir dünyanın, daha adil bir geleceğin en güçlü ilham kaynağı haline geliyor.
Sadece kâr etmek yetmez
Yüksek lisansımın ardından, geçen aralık ayından bu yana ise Substack ve LinkedIn bültenlerimle toplumsal etki üzerine yazılar kaleme alıyorum. Kurumların sosyal sorumluluk projeleri üzerinden toplumsal faydalarını tespit için sahayı gözlüyorum. Şirketlerin bilanço kârı dışında, topluma da faydalı olmaları gerektiğini savunuyorum. Hazırladığım bültenlerde, bundan sonraki akademik çalışmalarım için saha notları oluşturuyorum.
Bu süreçte toplumsal etki gibi soyut bir kavramın nasıl daha somut ve görünür olabileceğine dair izler arıyorum. Kendime bazı sorular soruyorum… Toplumsal etki sadece yukarıdan aşağıya, yani şirketlerden topluma inen bir şey midir? Tabandan yukarıya, yani bireyden sisteme örülen bir duvar olamaz mı? Şirket ya da devlet gibi büyük yapıların dönüşebilmesi için öncelikle bireylerin yani mikro birimlerin farkındalık kazanması gerekmez mi?
Dengeli bir ekosistem
Siyaset bilimci Michele Micheletti tarafından geliştirilen 'Siyasal Tüketim' kuramına göre; cüzdanımız aslında bizim günlük hayattaki oy pusulamızdır. Satın aldığımız veya almayı reddettiğimiz her ürünle sisteme mikro bir müdahalede bulunuruz. Sosyolog Ulrich Beck'in 'alt siyaset' kavramıyla işaret ettiği gibi, makro yapıların hantallaştığı bir dünyada toplumsal etki, kurumsal rapor sayfalarından çok bireyin gündelik farkındalık alanlarında, yani mutfakta ve cepte üretilir. Davranışsal ekonominin Nobel ödüllü 'Dürtme' kuramı da bize gösteriyor ki; harcama dürtülerimizi kontrol altına alacak küçük alışkanlıklar, sadece bireysel bütçemizi korumaz; bizi tüketim toplumunun mimarisinden özgürleştirerek daha dengeli bir ekonomik ekosistemin parçası yapar.
Zincirin en güçlü halkası
O halde biz kadınların da tıpkı şirketler gibi sosyal sorumluluğu vardır. Bugün kurumsal plazalarda en çok konuşulan, milyar dolarlık fonların yönünü belirleyen kavramların başında Çevresel, Sosyal, Yönetişim/ESG ve toplumsal etki geliyor. Ancak ‘sadece kâr odaklı’ dünya düzeninin iflas ettiği bugünlerde, ben bu büyük kavramların aslında plazalarda değil, kadının evinde, mutfağında ve gündelik tercihlerinde başladığına inanıyorum. Günlük hayatın ritmini belirleyen o küçük farkındalıklar; tüketim çılgınlığına karşı konulan her zarif sınır ve yerelin gücüne verilen her destek, aslında toplumsal etki zincirinin ilk ve en güçlü halkasıdır. Kadının en büyük sosyal sorumluluğu, kendi hayatı üzerinde egemenlik kurmasıdır.
İyilik muhasebecisi
Bir kadın; sadece parayı harcayan değildir. Aynı zamanda kazanan, yatırım yapan, geleceğini ve ülke kalkınmasını etkileyen bir figür. Ve tüketirken yok eden de değildir kadın. Tersine; harcarken toplumsal faydayı çoğaltan bir 'iyilik muhasebecisi'ne dönüşebilir.
İşte bu felsefeden yola çıkarak sosyolojiyi, psikolojiyi, zanaatı ve antropolojiyi harmanlayan yazılar var aklımda. Çünkü iş hayatında cam tavanları kıran kadın, para ile özgün bir ilişki kurabilir. Önümüzdeki dönemde; biraz yavaşlayarak, kadına yakışır zarafetle zanaat odaklı yeni nesil bir ‘lifestyle/yaşam tarzı' üzerine yazışmak, dertleşmek istiyorum sizinle.
Haftaya görüşmek üzere…