Sana doğru geliyorlar!”
“Ne güzel koşuyorlar işte.”
“Evet, sana doğru… Saldırmak için.”
“Ne?!”
Korku, böyle durumlarda, doğada, çok işe yarayan bir duygu. Topuklamaya yardımcı. Peki şehirde yaşarken?
“Yaratıcılık cesaret ister.” demiş canım Henri Matisse. Yaratıcılık evet, belki de. Ancak yaratırken ana malzememiz korku da cesaret de olabilir.
Geçtiğimiz haftasonu saçlarıma sirke dökerken, cam kavanoz elimden kaydı, ayaklarımın dibinde paramparça oldu. Birkaç saniye donup durduktan sonra, nefes alıp hasar tespitine başladım. Sağ ayağımın birkaç yerinden kan sızdığını gördüm. Demek ki bedenim şokta, acı hissetmiyorum… henüz. Yardım için Onur’a seslendim. O anda hatırladım: birkaç gün önce, tam olarak bunun başıma gelmesinden korkmuştum!
Üzüm suyu şişesi yere düşmüştü. Kırılmadı, ama ben korkarak çığlık attım. Şişe elimden kayarken, bir an, kırılıp parçalarının ayağıma batması gözümün önüne geldi. Önce görüntü mü geldi yoksa korku hissi mi bilmiyorum. Çok hızlı oldu.
İster gönlümden geçenlerin hayalini kurayım, ister korku ile anlık senaryolar yazayım (ve yaşayana kadar ne senaryolar yazdığımı bilmeyeyim) aynı şey oluyor, sanki aynı mekanizma işliyor: gözümün önüne, aklıma geliyor. Sonrası hepimizin malum armağanı: Aklıma gelen başıma geliyor.
1990’da Doğu ve Batı Almanya’nın birleştiği gün Frankfurt yakınlarında gerginlik dolu bir atölye çalışması esnasında doğan Hakikat Mandalası’nın yaratıcılarından Joanna Macy, Molly Brown ile yazdığı Hayata Geri Dönüş adlı kitapta duyguların Tantrik yüzünden bahsederken “Korkuyu konuşurken, korku-fobik bir toplumda korkuyu konuşmak için gereken güven ve cesareti de gösterirsiniz.” diyor. (Bildiğim kadarıyla henüz Türkçesi yok, çeviriyi Coming Back to Life’tan yaptım.)
Korkmaktan korkmak yerine, korku dahil tüm duygularımızı paylaşabildiğimiz nice cesaret dolu zamanlara!