Hayat bazen insanı hiç tanımadığı hikayelerle yan yana getirir. Çocuklukta sokakta oynayan, dünyayı olduğu gibi kabul eden bir kız çocuğu da böyle bir hayatın içindedir. Zaman geçer, büyür. Ergenlik yıllarında nedeni açıklanamayan bir cilt hastalığına yakalanır. Vücudunda güneşe maruz kalan bölgelerde alerjik reaksiyon görülür. Sonrasında ortaya çıkan soluk kırmızı ve kaşıntılı şişliklere neden olan bir cilt hastalığıdır bu. Doktorların verdiği tanım nettir: İdiopatik yani nedeni bilinmeyen bir durumdur. Bu tür durumlar insanın kontrol edemediği şeylerle yaşamayı öğrenmesine gerektirir. Zamanla hastalık hayatının bir parçası haline gelir; hayata karşı sorular azalır, kabulleniş artar.
Büyüdükçe bazı anılar zihninde daha belirgin hale gelmeye başlamıştır. Küçük yaşlarda kuzeni ve teyzesiyle bir lokantada yemek yedikleri bir anı hatırlıyordu. Başka bir masada oturan bir kadın onlara doğru bakmış ve gülümsemişti. Kız çocuğu iyi hatırlıyordu… Sevgi bakışlarıydı onlar. Daha sonra kadın hesabı ödeyip masalarına doğru yaklaşmıştı. Teyzesinin tavrından bu yakınlıktan rahatsız olduğu anlaşılıyordu. Kadının yüzünde su çiçeğini ya da kızamığı andıran benekler vardı. Kadın çocukların saçlarını okşamış onlara güzel sözler söylemiş sonra el sallayarak gitmişti. Ardından teyze çocuklardan ellerini ve yüzlerini bol sabunla yıkamalarını istemişti. Küçük kız o an hissettiklerini tam olarak adlandıramamıştı. Sadece hatırlıyordu. Zihnine yerleşen bir görüntü adı konmamış bir his olarak kalmıştı.
Yıllar sonra başka anılar da geliyordu aklına. Kaldırımda ayağı taşa takılıp düşen birini gördüğü ve istemsizce güldüğü bir an... Başkasının başarısızlığını uzaktan izlediği zamanlar... Kimi insanların yalnızlığını ya da çaresizliğini yeterince anlamadan yorumladığı anlar... Zaman geçtikçe hayat ona farklı deneyimler sundu. Kimi zaman başarısız oldu. Kimi zaman gözyaşlarıyla baş başa kaldı. Yalnızlığı seçtiği dönemler de oldu. Hataları ile yüzleştiği zamanlar da. Bu yaşananlar bir karşılık ya da bedel değildi sadece hayatın farklı halleriydi.
Bir gün adını bile hatırlamadığı bir kitapta şu cümleyi okumuştu: “Kimsenin hikayesine gülme. Yol uzun ve seninki daha bitmedi”...
Bu cümle bakışını değiştirmişti. İnsanları yargılamaktan çok anlamaya çalışmanın, yorumlamaktan çok durup düşünmenin değerini fark etti. Çünkü herkes kendi imkanlarıyla yol alıyordu. Herkesin çabası şartları ve yükü farklıydı. Artık insanlara daha temkinli bakıyordu. Ayıplamak yerine anlamaya, uzak durmak yerine empati kurmaya çalışıyordu. Kötü düşünmekten değil acele hüküm vermekten kaçınıyordu.
Bu bir sonuç ya da ders değildi. Sadece birlikte yaşanabilir bir insan olma çabasıydı.
Yazı: Seda Uncu