İsveç’te kış salt bir mevsim değil, mitolojik bir ruh halidir. Yazar George R.R. Martin’in o meşhur "Kış Geliyor" repliği, bu diyarda fantastik bir dizi sloganı olmaktan öte bitmek bilmeyen karanlığın ve dondurucu soğuğun insan ruhu üzerinde yarattığı ağır tahakkümünün bir tanımıdır. Psikologlar bunu "mevsimsel duygudurum bozukluğu" olarak adlandırsa da İsveçliler "kış" der ve susar. Çünkü burada kışa alışmak bir nevi katlanmaktır. Nitekim Kuzeylilerin zorlu İskandinav coğrafyasıyla kurduğu stoik bağı "Kötü hava yoktur, sadece kötü kıyafet vardır" şeklindeki köklü İsveç atasözü oldukça anlaşılır özetler. Ancak her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı olduğu gibi, İsveç’in de gri atmosferinin görkemli bir finali var: 30 Nisan Walpurgis Gecesi, namıdiğer Valborg.
Adını 8. yüzyılda yaşamış Azize Walpurga’dan alan bu efsanevi gece, aslında çok daha eski pagan bahar ritüellerinin günümüze uzanan bir yansımasıdır. Bir zamanlar vahşi hayvanları ve kötü ruhları uzak tutmak için harlanan korlar, bugün "Majbrasa" adı altında İsveç’in dört bir yanında gökyüzünü aydınlatan devasa alevlere dönüşüyor. Parklarda, meydanlarda, göl kenarlarında toplanan kalabalıklar; şarkılar, kahkahalar ve yükselen kıvılcımlar eşliğinde kışın kasvetini ardında bırakıyor. Karanlığı küle çeviren ateşlerle buz duvarını çatlatan bu kadim uyanış, adeta kolektif bir şifa bilincine evrilerek benim için baharın taze ve umut dolu ışığının içeriye sızdığı büyülü bir arınma anıdır.
Esasen bu his, İsveç’ten kilometrelerce uzakta olmamıza rağmen bize hiç de yabancı değil. Yalnızca birkaç gün sonra, 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece boyunca Türkiye’nin batısından doğusuna baharı karşılama ateşleri yakılır. Buna "Hıdırellez" deriz. Hz. Hızır ile Hz. İlyas’ın, başka bir deyişle, karanın ve denizin koruyucularının yeryüzünde buluştuğuna inanılan bu gecede kağıtlara yazılan dilekler gül dallarına asılır ve ateşlerin üzerinden atlanır; yeryüzünün bereketlendiğine, dileklerin semaya daha kolay ulaştığına inanılır. Coğrafya farklı, hikaye bambaşka olsa da duygu birebir aynıdır: Karanlığı geride bırakmanın kutlaması ve hayata yeniden başlamanın çocuksu sevinci.
Günün sonunda coğrafyanın kaderimize biçtiği tüm kara kışlara ve ruhumuzu üşüten koşullara karşı insanlığın kuşandığı en güzel kıyafet umuttur. Kuzeyden güneye, ateşlerden güllere uzanan bu görünmez köprü, tek bir hakikati müjdeliyor: Ne kadar uzun sürerse sürsün, hiçbir kış baki kalmıyor. Albert Camus’nün "Yaz" adlı deneme kitabındaki "Tipasa’ya Dönüş" başlıklı metninde dediği gibi, "Kışın ortasında, nihayet içimde yenilgi bilmez bir yaz olduğunu öğrendim."