HTHAYAT
BİRKAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ
Engelli değil, engellenmiş
Giriş: 12 Mayıs 2026, Salı 14:16
Güncelleme: 12 Mayıs 2026, Salı 14:16
Ersin Ata

Herkese merhaba sizlere bu ay Engelliler Haftası dolayısı ile dezavantajlı bireyler olarak duygularımı bir kez belirtmek istedim. 10-15 Mayıs Dünya Engelliler Haftası’nı bir kez daha geride bırakıyoruz. Her yıl olduğu gibi, birkaç gün boyunca sosyal medyada “farkındalık” paylaşımları yapılacak, kurumlar engelli rampası fotoğrafı koyacak, sonra her şey normale dönecek. Oysa “normal” dediğimiz şey, milyonlarca insan için tam bir engel teşkil ediyor.

Bu ülkede 12 milyondan fazla engelli vatandaş yaşıyor. Yani her 7 kişiden biri. Ama metrobüste, otobüste, kaldırımda, okulda, iş yerinde, hastanede, sinemada, parkta… Onları görmüyoruz. Görmüyoruz çünkü şehirlerimiz onları yok sayacak şekilde tasarlanmış. Görmüyoruz çünkü “engelli” kelimesini duyunca içimizde garip bir acıma duygusu uyanıyor, sonra da konuyu kapatıyoruz.

Oysa mesele acıma değil. Mesele hak.

Bir tekerlekli sandalyede oturan arkadaşımın bana dediği cümleyi hiç unutmuyorum: “Benim derdim merdiven değil, o merdivenin olduğu bina.”

Engel, vücudunda değil, toplumun yarattığı bariyerlerde. Erişilebilir olmayan bir otobüs, asansörsüz bir metro, rampası olmayan bir kafe, “Engellilere ücretsizdir” yazıp kapıda “Ama tekerlekli sandalyeyle giremezsiniz” diyen bir müze… Bunların hepsi engel.

Eğitimde durum daha vahim. Özel eğitim alan çocuklarımızın büyük kısmı kaynaştırma eğitiminde yalnız bırakılıyor. Öğretmenler yeterince donanımlı değil, sınıflar fiziksel olarak uygun değil, akran zorbalığı cabası. Mezun oluyorlar ama iş bulamıyorlar. Çünkü iş yerleri “Biz engelli çalıştırmıyoruz” demese bile, fiziksel ve zihinsel erişilebilirlik sağlamıyor. İstihdam oranı hâlâ utanç verici seviyede.

Peki, ne yapmalıyız?

Öncelikle dili değiştirmeliyiz. “Engelli” kelimesi yerine “engelli birey” demek bile bir fark yaratıyor. Çünkü kişi önce insan, sonra engelli. Daha önemlisi, “özürlü” kelimesini lügatımızdan tamamen çıkarmalıyız. O kelime birilerini incitebiliyorsa, kullanmamak bizim boynumuzun borcu.

İkincisi, empati değil, “tasarımda düşünme” alışkanlığı kazanmalıyız. Yeni yapılan bir bina, bir metro istasyonu, bir uygulama, bir web sitesi… Bunların hepsini “ya ben engelli olsam?” sorusuyla tasarlamalıyız. Evrensel tasarım sadece engelliler için değil, hepimiz için. Yaşlanan annemiz, bebeğiyle gezen bir anne, geçici olarak kolunu kıran bir genç… Hepimiz bir anda “engelli” pozisyonuna düşebiliriz.

Üçüncüsü, görünür olmalılar. Medyada, siyasette, sanatta, sporda, iş dünyasında engelli bireylerin başarı hikâyeleri daha çok anlatılmalı. Sadece “ilham veren” formatında değil, sıradan bir vatandaş olarak. Çünkü onlar ilham perisi değil, hak sahibi.

Bu hafta belki bir şey daha yapabiliriz: Bir engelli bireyle sohbet edin. Gerçekten dinleyin. Onların yaşadığı günlük engelleri, küçük zaferleri, büyük hayallerini… Göreceksiniz ki istedikleri “özel muamele” değil, eşit muamele.

Engellilik bir kader değil, toplumun yarattığı bir sonuçtur. O sonucu değiştirmek de bizim elimizde.

10-15 Mayıs sadece bir hafta değil. 365 gün boyunca taşıyacağımız bir sorumluluk.

Bir kaldırımda tekerlekli sandalyenin takıldığını gördüğünüzde geçip gitmeyin. Bir çocuğun okulda dışlandığını duyduğunuzda sessiz kalmayın. Bir engelli arkadaşınızın “gelmesem daha iyi” dediğini duyduğunuzda “neden?” diye sorun. Çünkü engelsiz bir Türkiye, ancak engelsiz bir zihniyetle mümkün olabilir…

Herkese engelsiz bir ay diliyorum…

Paylaş:
brush-purple Yorumlar