Konuşulmayan dil diye bir şey var. Bazen sevdiklerimizle kendimiz arasında, bazen ise kendimizle kendimiz arasında var olamayan bir dil. Hangisi daha tehlikeli? Sevdiklerinin seni anlamaması mı yoksa kendi kendini anlayamaman mı? İki türlü de kapalı kapılar var. Araya giren duvarlar… Ulaşılamayan, girilemeyen, hissedilemeyen, dokunulamayan… Kapalı her kapı ardında sonsuz odalar ve odaların her birinde de sonsuz karanlıklar... Herkesin içindeki şeytan yandır bu odalar içindeki karanlıklar.


En ürkütücü olanı, kişinin kendisi ile arasında olan duvarlardır. Kendinle konuşmayı bıraktığın an, bu duvarlar ardındaki karanlık daha da büyür. Hatta o kadar büyür ki, kişi artık kendi kendini yok etmeye başlar. İç sesini duymaz olur, ruh kayıptır artık. İki kişi barınır tek bedende. Gizli bir savaş vardır ruhlar arası, hiç dinmeyen. Şeytanın hep galip geldiği; kimselerin bilmediği, hissetmediği, duymadığı gizli bir savaş. Kendisi bile bilemez bu savaşı, fark edemez. Nasıl fark etsin, kendi dili bile laldır kendine, iç ses mühürlemiştir dudaklarını. Suçu işler, cezayı kesmez. Bahçeyi kurutur, yeniden yeşertmeyi bilmez. Kıyar, kırar, yıkar, yakar, vurur ama yüzleşmeyi hep es geçer, onu da savurur gider. Aynı yollardan defalarca yürür ama nasıl yön değiştirilir, hiç bilmez.


Sonra birden biri çıkagelir, savaşın tam ortasında öylece dikilir. Kendi kendine yapamadığını, o yapar. Aynayı koyar önüne. Unuttuğun, gizlediğin, sakladığın ne varsa tek tek gösterir. Sana seni yeniden hatırlatır, iç sesinin aslı oluverir. Geçmişin karanlık yanını, gelecekle aydınlatmaya çalışır tek tek açarak o kapattığın perdeleri. Nakış gibi işler seni sana. Kendi iç savaşının beyaz bayrağı olur birden. Gözünün zifiri karası yine bal rengi olur. Fark etmeden kapattığın her kapıyı açar, fark etmeden ördüğün her duvarı yıkar, fark etmeden unuttuğun o dili yeniden öğretir.


Söylesene der, ne arıyorsun? Ne derdin var kendinle? Hangi tartıya göre tartarsın ruhunu? Farkı yoktur kimsenin kimseden, varsa söyle, hadi bul, göster, farkımız nerede, de hadi? Melek de şeytan da hepimizde. Söylesene der yine, geçmişin şeytanı beslediyse ne olmuş, geleceğin parlaklığından mı saklarsın kendini bu zifiri karanlıklara? Bu kadar mı korkarsın umut kelimesinden? Hadi ama yapacak bir şey yok, olana çare yok, başkalarının hatası yüzünden kendi mahkemende kendini yargılamayı bırak, başkalarının yanlışları yüzünden kendi doğrularını feda etme artık. Kırıldın diye mi onlara benzemeye çalışırsın bu kadar, onlar gibi değilsin diye kendini bu kadar hırpalamana izin verirler, bilmez misin?


Ey Dünya sahipleri! Bilin ki, duyun ki, bu kadın çok oldu kendini bağışlayalı. İşte tam o an zaman durdu , dünya sahipleri dondu. Dönüş yolu başladı.


Sonra bir çocuk gördüm,

Gökyüzüne gönderdiği baloncukları,

Güneşin onları nasıl da renklendirdiğini,

Rüzgarın o şeffaf baloncuklara nasıl da can verdiğini,

Dans ederek uzaklaşmalarını seyrettim.

Biri tuttu sonra elimi aniden,

Baktım,

Şaşkınlık ve mutlulukla bakan bir çift göz,

“Çok güzel di’ mi? Kalbim çıkacak sanki.” dedi.


Nasıl da sıcacık söylemişti,

Nasıl da tanıdıktı sesi,

Nasıl da içimin üşümesini geçirmişti,

Nasıl da söküp almıştı beni karanlıklar içinden,

Nasıl da nefes almamı sağlamıştı yeniden,

Nefeslerin en kıymetlisini hem de.

Sahi kimdi bu çocuk?

Sırrı neydi?

Tabiat gibiydi,

Nasıl da şaşırtıcıydı kalbime dokunuşu...

Ruhuma girişi ne de hayranlık uyandırıcıydı.

Ben mi oydum,

O mu ben,

Bıraktım düşünmeyi sonra.

Sadece yeniden derin bir nefes aldım.

Sadece derin bir nefes...


Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.