Güneş ve Ölüm

Bu köşede, genellikle hayatımın merkezinde yer alan, üzerine düşündüğüm ve içselleştirmek için çaba harcadığım meseleler üzerine yazmaya çalışıyorum. Belki de böyle olunca o konuda söyleyecek gerçek, tek bir sözüm olabilirmiş gibi hissediyorum.


Doğum mucizesine tanıklık ettiğim o büyülü andan itibaren; en az doğum kadar, ölüm de hayatımın odağında bir mesele haline geldi. Ölüm hakkında öğreneceklerimin kendi ölümüme dek süreceğini biliyorum ancak bugün varmış olduğum yer de, benim için oldukça kıymetli.


Ölüme, oğlumun doğumuyla birlikte hayatımda daha fazla alan açmış olsam da; onunla aramdaki o görünmez duvarların yıkılışına vesile olan kişi; teyzemdir. Teyzemin üç çocuğu öldü. Ve teyzem neredeyse hayatının büyük bir bölümünü yas tutarak geçirdi. Ama bu yasla birlikte teyzem, çocuklarının varlıklarını daim kıldı, onlardan kalan her bir parçaya, anıya sıkı sıkı sarıldı ve onları yaşarlarken sevdiği gibi sevmeye devam etti.


Teyzemin kızı, canım Güneş’imizin, dördüncü evre kanser olduğunu öğrendiğim andan, onun öldüğü bir hafta öncesine kadar geçen zamanda; ben de tüm sevenleri gibi bu hayat dolu insanın sadece yaşamasını istedim. Yaşamıyla ilham olan Güneş’im, ölümüyle de düşünce tohumları ekti yine zihnime.


Ölmekte olan birine gerçek anlamda nasıl eşlik edebiliriz?


Ölümünün dördüncü gününde kız kardeşi sevgili Yüksel’in, Güneş’e yazmış olduğu satırlar bunun nasıl yapılacağına dair izler taşıyordu: “Bilseydim gideceğini; seninle geçirdiğim son zamanları ilaçlarını alman ve yemek yemen konusunda ısrarla değil sadece seni dinleyerek geçirirdim. Gidip gelen, birbirine karışan hafızanın ortaya döktüklerini dinlerdim. Sana hoşça kal demeyeceğim, sadece seni çok özleyeceğim.”


Stephen Jenkinson, Bilge Öl adlı kitabında; “Ölmekte olan kişiler yemeyi bıraktıklarında devam etmeye ‘hayır’ oyu vermiş olurlar. Bu genellikle bir karar bile değildir. Daha ziyade sanki bedenin kendi bilgeliği, devam etmenin nasıl kesileceğine dair anlayışı kendini ilan ediyordur. Bir insanın yaşamının sonundaki mutlak surette sadık ve sessizce cesur olan bir bilgeliktir bu” diyor.


Ölmekte olan bir insanın özellikle de ölme sürecinin ilk günlerinde her şeyden önce acıdan korktuğunu düşünürüz. Kendi ölümümüzle ilgili düşündüğümüz şey de budur! Ölmekte olan birçok insana eşlik eden Jenkinson, çok daha güçlü ve dirençli olduğunu gördüğü korkunun; geri kalanlarımızın, canlıların, biraz zaman ve uyarlanmanın ardından hayatlarımızı yaşayabilecek olmamızdan, ölen kişinin yaşamının sonunun en nihayetinde başka pek bir şeyi sonlandırmayacak olmasından duyulan korku olduğunu söylüyor. Ve böyle düşünmelerinin ardında yatan nedenin de; yaşam şeklimiz olduğunu belirtiyor. Çünkü bizim yaşam şeklimiz de; ölülerin gözden ve hafızadan kaybolmasına izin vermenin kolay olduğunu ve ölümden sonra sahip olabileceğiniz yegâne şeyin canlılar size ne bağışlarsa, o olduğunu belirtiyor.


Yasın da önemine değinen Jenkinson, yas; işlerin nasıl olduğunun ve olması gerektiğinin, öyle olmasına izin verecek kadar kendimizi tutarsak nasıl olabileceğinin kabulüdür diyor.


Peki, ölmekte olan bir insan neye ihtiyaç duyuyor?


Jenkinson, ölmekte olan insanların;

Bilinmek üzere orada duran şeye tanıklık edecek bir dile; kanser bakımından değil de şimdiden, nihayetten, kanser bakımındayken ölmeye başlamaktan gelen bir dile,


Bunu pek talep etmeseler de ölmekte olan insanların ölmelerine sadakatle tanıklık edecek birine ve geri kalanlarımızın ölmenin ne olduğu ve hepimizden ne istediği hakkında kalıcı, gerçek ve işe yarar bir şeyler bilmemize ve vakti geldiğinde bu bilgelikle hareket edebilmemize ihtiyaçları olduğunu belirtiyor. Ve Jenkinson, kalanların, giden birini sevmeyi öğrenmeleri gerekir diyor. Tıpkı giden kişinin geride bıraktığı hayatı ve o hayatta sevmiş olduğu herkesi severek gitmesi gibi.


Jenkinson, küçük bir radyo istasyonunda katıldığı bir söyleşiye sunucunun isteği üzerine beş-altı şarkı götürüyor ve bu şarkılardan Tuva şarkısının çalınmasını istiyor. Sunucu: “Neden bunu çalmamızı istediniz?” diye soruyor.


Oda şöyle diyor: “Ölümünüzden bir süre sonra dostunuzun size duyduğu özlemin, onu böyle bir müzik yapabilecek kadar derinden etkileyebildiği bir şekilde yaşamış olduğunuzu hayal edin. Sizi hiç tanımamış birinin yalnızca ölmenizden kaynaklanabilecek bir şey duyduğunu ve bunun onu yaşamaya âşık ettiğini hayal edin. Dinleyenlerin, öldükten sonra yaşamlarının kulağa nasıl gelebileceğini, ölmelerinin ne olabileceğini duymalarını istedim. Bütün bunlar böyle olabilirdi.”


Ben sadece bizim hikâyemizle ilişkilendirdiğim kısımlarını ele almış olsam da; Stephen Jenkinson, Bilge Öl kitabında ölüme ve yasa dair çok daha fazlasını söylüyor. Tıpkı Güneş’in yaşarken ve ölürken söyledikleri gibi…


Ama mesele bilmek değil, öğrenmek elbette…




Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.