“Biz nasıl bu hale geldik?” sorusu, benim günlük yaşamımın açık sekmelerinden biridir. Kırmızı ışıkta geçen birini mi gördüm? Hemen bu sekmeye geçerim, ister istemez. Sonra ipi çekmeye başlarım. Zaman geriye doğru sarar. Saygısızlık, dürtüsellik, kuralsızlık ilk ne zaman başladı? Hep vardı da çoğaldı mı? Toplumda norm haline gelmesi, ilk duyarsızlık belirtileri ne zaman görülmeye başladı? Doktorun hastalığın nedenine inmesi gibi, düşünür dururum. Bazı doktorlar nedene hiç inmez. Belirtileri hafifletecek ilacı doğruca reçete eder. İlaç, belirtileri ortadan kaldırır. Hastalığın nedenleri ise altta yatmaya devam eder.
Bizim toplumun hastalığı nedir?
Bütüncül sağlık gözüyle bakarsak, tek bir hastalık mı var yoksa sistemdeki bozulma, tüm organları mı etkiliyor?
Sanırım cevabı hepimiz biliyoruz.
Peki, bir hasta, hastalığını bile bile örneğin sigara içmeye devam ediyorsa, doktorlar ona “bırak” dediği halde “amaan!” diyerek devam ediyorsa, bu boşvermişlik, hasta olmaya devam etmek istemesinden midir? Yoksa umutsuzluktan, sorumluluk almak istememekten ya da büyük bir yorgunluk ve bıkkınlıktan mıdır? Hastalık yok, hasta var demişler. Biz de hem tarihi hem coğrafyası ile dünyadaki hiçbir toplum ile karşılaştırılamayacak, benzersiz bir toplumuz. O zaman kendi kendimizin doktoru olacağız. Başka çare görünmüyor.
Gelelim duyarsızlığa…
Duyarsızlık, sonuçlardan biri. Gidelim bir önceki adıma. Umursamazlık. "Nasıl olsa bir şey olmuyor. Nasıl olsa başkaları da yapıyor. Nasıl olsa cezası yok."
İnsanların otokontrol ve vicdan sahibi olması için dış etken mi gerekiyor? Etki-tepki olmadan da otokontrol geliştirilemiyor mu?
Otokontrol demişken, duyarlılıkları ve disiplinleriyle dünyanın örnek gösterdiği Japon toplumuna bakalım.
Toplum yaşamının en basit konularından biriyle başlayalım. Eh, ne de olsa hastalıklar, çöpten yayılan mikroplarla da ortaya çıkıyor. O zaman bu örnekten gitmek mantıksız görünmüyor.
Geçtiğimiz günlerde, maçtan sonra stadyumda çöp toplayan Japon taraftarların görüntüleri herkesi şaşırttı. “Şov yapıyorlar” diyen bile oldu. Bunun bendeki tercümesi “ben bu konudaki yetersizliğimle yüzleşemiyorum ve sorumluluk sahibi bir yetişkini suçlayarak hedefi değiştiriyorum.” Bu tespitimin doğrusunu psikologlar bilir ama artık birçok şey için psikolog olmayı gerektirmeyen, son noktalara geldik.
Mesela, barınak hayvanlarına bakmak için maaş alan ama hayvanlardan birini canice öldüren birini tahlil etmek için derin psikolojik analizlere gerek var mı? Ben ve benim gibi milyonlarcamız, psikopatoloji sahibi bireylere bu kadar sık rastlanabilen bir toplumda yaşamak istemiyoruz. Demek ki ben sıradan bir vatandaş olarak temel konularda topluma karşı sorumluluklarımı yerine getireceğim ki psikologlar psikopatilerle uğraşacak ve böylece toplum daha hızlı kalkınacak.
Formül çok basit: Herkes kendi kapısının önünü süpürürse, sokak tertemiz olur. İşte geldik yine çöp konusuna. Çöp, atık. Ancak bu toplum yaşamı, sanki kocaman bir çöplük. Herkes davranışlarıyla kendi zihinsel atığını boşaltıyor. Süzgeç yok. Dürtüsel bir şekilde, adap, görgü olmadan, selam-sabah-saygı olmadan, içinden geldiği gibi davranıyor birçok kişi. Asıl sorunumuz, “birçok kişi” tabirini kullanmak zorunda kalmam. Yani her köyün bir delisi –kaldı ki köyün delisi olmak aynı şey de değildir- her ortamın bir çürük elması vardır ama çürük olanların sayısı, olmayanlara göre yüksek bir orana ulaştıysa, acil durum gelişmiştir çünkü çöp korkar, sinek ve hastalık yapar.
Özenmiyoruz. Dikkat etmiyoruz. Umursamıyoruz.
Bakın, çok basit. En basit yerden başlayacağız, öncelikle davranışlarımızdan.
Kapımızın önünü toparlayacağız, temizleyeceğiz.
Sonra, sokağa çıkınca, göz göze geldiğimiz kişiye, hafifçe gülümseyerek “günaydın” diyeceğiz.
Yolda yürürken önümüzdekini iterek, yanından geçtiğimize çarparak, bağıra bağıra konuşarak, reels kaydırarak, “Merhaba”, “Pardon”, “Affedersiniz” veya “İyi günler” demeden konuya girerek, elimizde sigarayla yürüyüp izmaritini yere atarak, sırayı bozarak değil.
Sakince toplu taşımaya bineceğiz ya da aracımızı süreceğiz.
Bu seviyelerden başlamazsak, buraları en baştan almazsak,
Gerçekten de toparlanamayacağız.
Var mısınız, birbirimize gülümseyip “iyi günler” demeye?
Neyden korkuyoruz?
En zor şey olmasa gerek, ne dersiniz?
“İyi günler”