İçimizdeki gündönümü

Ne kadar iç açıcı, ferahlatıcı, umut verici bir ifade. Sadece coğrafya derslerinden veya ritüellerden değil, pencereyi açtığımız yerden tanıdığımız hissiyat. Tam da bugün.



Dışarıda “Daha da fazlası olmaz artık” dedirten türden bir kaos sürerken içimizdeki gün dönümünü ne şekilde yaşayabiliriz?



Önce biraz kaosa bakmalı. Veya olan bitene ne ad veriyorsak…



Hangi birine üzüleceğimizi, hangi birinin ucundan tutacağımızı bilemeden pasif bir yerlerde ‘ah-vah’ edersek bir gaflete düşebiliriz. Bu gaflet, olan bitenin bizim tamamen dışımızda olduğu, başkasının acısı ve başkasının sorumluluğunun izleyicisi olduğumuzu sanmak olur. Oysa ki kulağımıza gelen, gözümüze değen her şeyle artık bir ilişkimiz başlamış demektir. Bu ilişki o konuya dair harekete geçmek veya hiç bir şey yapılamıyorsa bile iyi dileklerde bulunmak veya kendimize göre dua etmek vs ile sürdürülebilir. Bu teması yok saymak, yarattığı duyguları bastırmak, arka plana atmak ve gündelik hayata hiçbir şey olmamış gibi devam etmek de bir seçenek olabilir. Ne var ki dünyadaki bunca güzelliğin ve nimetin tadını çıkarıyorsak, soluk alıp verebiliyorsak, gidemediğimiz yerlerin görüntüleriyle bile ruhumuzu besliyorsak sorumluyuz. Hiç bir şeyden olmasa bile, maruz kaldığımız şeyin bizde yarattığı etkiden sorumluyuz. Bu bile bir sorumluluk. Yetişkin bir insan olma sorumluluğu... Ağır bir saldırıya veya haksızlıklara uğramış veya güllük gülistanlık bir yaşam sürdürüyor olabiliriz. Fazla olanı vermek, az olan için yardım istemek, acıyı iki taraflı paylaşmak için sorumluyuz. Bunun için de kimsenin aklı ile değil, kendi aklımızla yaşama dahiliz. Yaşamda haberdar olduğumuz her şeyle olan ilişkimizde az veya çok, sorumluyuz.



Peki bu bir yük mü? Sanmıyorum. Görevini yapan bir taşıyıcı için yüke “yük” demek mümkün müdür? Gerçekten yük haline gelene kadar o aslında onun yaşamıdır. Demek ki idrak yeteneğini uyanık tutmak, yükün de hafifliğin de farkında olmak, el istemek veya el uzatmak bizim sorumluluğumuz.



Müsilaj, kesilen ağaçlar, dikilen betonlar, daha beterleri için yapılan planlar, eğitim alamayan çocuklar, şiddet gören kadınlar, dezavantajlı gruplar… Hangi birine yetişeceğiz? Kendi derdimiz bize yetmez mi?



Yetmez. İnanın ki yetmez. Dengede hissetmemiz için kendi derdimizi de dağıtmamız, başka dertleri de en azından bi elimize almamız lazım. Birbirimize yaklaşmamız lazım. İnsanlar olarak başka dertleri uzak bilirsek kendi gündelik derdimizin içinde debelenip kalmamız kaçınılmaz olur. “Sorumluyuz” dediysem, birkaç dakikayı dualara, dileklere, yasları hissetmeye ayırsak, onu bile yapamaz mıyız?



Bence yapabiliriz. Sizi temin ederim, dünyanın tüm dertleri için günde birkaç dakika “Ben ne yapabilirim?” diye düşünmek, neyi yapıp yapamayacağını ölçüp biçmek, hiç olmazsa bir miktar yasını hissetmek insana ağırlık vermez. Bilakis, acıyı hissetmek onun yaşamasına fırsat vermek ve onun kendini yolunu bulmasına kapı açmak olur. Acı ışığa çıkarsa yolunu kendi bulur. Belki de ışığın içinde dağılır gider. Acıyı gün yüzüne çıkarmaktan korkmamalı.



Günün sonunda, elde avuçta olan şey kendi aklımız, nefsimiz, bedenimiz ve nefesimiz. Birazını dünyanın acılarına ve yaslarına ayırabiliriz. Hepsinin altında ezilmeyiz, korkmamalı. Hepsi bizden büyük, biz hepsinden büyüğüz ve aslında hepsi geçici.

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.