Gece olduğunda şehir uyuyor sanıyoruz. Oysa belki de şehir, bizim uyumamızla birlikte başka bir nüfusa teslim oluyor.
Çatıların altında yarasalar çıkıyor ortaya. Kaldırımların altında fareler dolaşıyor. Sokak lambalarının çevresinde böcekler uçuşuyor. Kargalar, güvercinler ve başka kuşlar kendilerine gün içinde fark etmediğimiz köşelerde yer buluyor. Bazen bir tilki gecenin bir saatinde sessizce caddeden geçiyor.
Biz onları çoğunlukla görmüyoruz. Gördüğümüzde ise genellikle şaşırıyoruz.
“Bu hayvanın burada ne işi var?”
Belki de asıl soru şu:
Bizim burada ne işimiz var?
Şehri kim kurdu?
Şehirleri biz yaptık. Binaları biz diktik. Yolları biz döşedik. Metro tünellerini biz kazdık. Kanalizasyon sistemlerini biz kurduk. Parkları, bahçeleri, meydanları ve gökdelenleri biz tasarladık.
Sonra da bütün bunlara bakıp buranın “insan yaşam alanı” olduğuna karar verdik. Ama doğa bu kararı imzalamadı.
Bir şehir inşa edildiğinde oradaki yaşam ortadan kalkmıyor. Sadece biçim değiştiriyor. Bazı türler gidiyor. Bazıları uyum sağlıyor. Bazıları ise bizim yaptığımız binaların, yolların ve altyapının arasından kendisine yeni bir hayat kuruyor.
Bugün kent ekolojisi araştırmaları, şehirlerin birçok tür için yalnızca hayatta kalınan yerler olmadığını, bazı hayvanlar açısından gerçek ve hatta elverişli habitatlar sunabildiğini ortaya koyuyor.. Yani şehir dediğimiz şey aslında yalnızca beton, asfalt ve insanlardan oluşmuyor.
Şehir de bir ekosistem ve biz o ekosistemin yalnızca bir türüyüz.
İstenmeyen komşularımız
Biz de ekosistemin şehirde yaşayan bir türü olsak dahi diğer canlılarla ilişkimiz biraz tuhaf. Bir kuş pencerenin önünde güzelce ötüyorsa onu seviyoruz. Bir kelebek çiçeğin üzerine konduğunda fotoğrafını çekiyoruz. Ama fare çöp kutusunun yanında görünürse “istila” diyoruz. Hamamböceği görürsek ilaçlama çağırıyoruz. Güvercin fazla çoğalırsa “sorun” oluyor. Yarasa binanın çatısına yerleşirse onu oradan çıkarmanın yollarını arıyoruz.
Tilki gece sokağa indiğinde sosyal medyada haber oluyor. Aynı şehirde yaşayan hayvanları çok basit bir sınıflandırmaya tabi tutuyoruz:
Sevdiklerimiz ve istemediklerimiz.
Oysa doğanın böyle bir listesi yok. Bir canlının “zararlı” olması çoğu zaman onun doğadaki rolünden çok, insanın yaşam biçimine ne kadar uyduğuyla ilgili.
Kuş bize güzel geliyorsa doğa. Fare çöpümüzü karıştırıyorsa sorun. Yarasa böcek yiyorsa faydalı. Bina çatısında yuva yapıyorsa rahatsızlık. Aynı canlı, aynı şehir, ama değişen tek şey bizim ona baktığımız yer.
Şehir, başka hayvanların da meskeni
Üstelik hayvanlar şehre yalnızca yanlışlıkla girmiyor. Bazıları şehirde yaşamayı öğreniyor.
Binalar bazı kuşlar için yuvalama alanlarına dönüşebiliyor. Çatılar ve yapı boşlukları bazı yarasa türlerine barınak sağlayabiliyor. Parklar, bahçeler ve sulak alanlar farklı türler için beslenme ve üreme alanları oluşturabiliyor. Araştırmalar özellikle habitat çeşitliliğinin, su alanlarının ve yeşil bağlantıların kentlerdeki biyolojik çeşitlilik açısından önemli olduğunu gösteriyor.
Yani bir bina yalnızca bizim evimiz olmayabilir. Bir çatı yalnızca çatı olmayabilir. Bir kanalizasyon yalnızca kanalizasyon olmayabilir. Bir park yalnızca pazar günü çocukların koştuğu yeşil alan olmayabilir. Bizim altyapımız, başka canlıların habitatına dönüşebilir.
Belki de şehir planlarken unuttuğumuz en temel şeylerden biri bu: Biz bir yeri inşa ettiğimizde, orayı boş bir kâğıda çizmiyoruz. Orada zaten bir hayat var.
Peki şehir kimin?
Bir kuş, apartmanımızın çatısına yuva yaptığında “bizim binamıza” girmiş oluyor. Ama o binanın bulunduğu yerde daha önce bir ağaç varsa? O ağacın üzerinde başka bir kuşun yuvası varsa? O ağacın altında böcekler yaşıyorsa? Toprağın içinde başka canlılar varsa?
Kim kimin alanına girmiş oluyor?
Şehirleşmenin en büyük yanılgılarından biri belki de doğayla aramıza bir sınır çekebileceğimizi düşünmek.
Şurası şehir. Burası doğa. Şurada insanlar yaşayabilir. Şurada hayvanlar.
Oysa sınır sandığımız çizgiler hayvanlar için pek anlam ifade etmiyor. Bir kuş için kaldırım ile orman arasında bizim çizdiğimiz kadar kesin bir ayrım yok.
Bir yarasa için gökdelenin çatısı ile ağacın kovuğu arasında düşündüğümüz kadar büyük bir fark olmayabilir. Bir böcek için parkın sınırı zaten yok.
Doğa belediye sınırlarını tanımıyor.
Buradan “Hayvanlar da şehirde yaşıyor, ne güzel” sonucuna varmak da doğru değil.
Çünkü şehirler bazı türlere yeni fırsatlar sunarken birçok başka tür için yaşam alanlarının kaybolmasına, parçalanmasına ve değişmesine neden oluyor. Özellikle kentleşmenin doğal alanları binalar, yollar ve altyapıyla bölmesi; kuşların yuvalamasından diğer canlıların hareketine kadar pek çok süreci etkiliyor.
Üstelik şehirde yaşamak, hayvanların bizim kurallarımıza uymak zorunda kalması anlamına geliyor.
Cam cephelere çarpıyorlar. Trafikte ölüyorlar. Yapay ışıkla yönlerini şaşırabiliyorlar. Gürültü nedeniyle iletişimleri değişebiliyor. Yeşil alanlar birbirinden kopuyor. Yuva yapabilecekleri alanlar ortadan kalkıyor. Ve sonra biz onların şehirde neden “sorun çıkardığını” konuşuyoruz.
Belki de bazen sorun çıkarmıyorlar. Sorunlu bir habitatta yaşamaya çalışıyorlar.
Şehirleri yeniden düşünmek
Belki geleceğin şehirlerini tasarlarken soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
“İnsanlar burada nasıl daha rahat yaşar?” sorusunun yanına,
“Burada başka kimler yaşayabilir?” sorusunu da koymak gerekiyor.
Çünkü biyolojik çeşitliliği korumak için yalnızca şehrin dışında büyük ormanlar bırakmak yeterli değil. Kentlerin içinde de farklı habitatları birbirine bağlayan alanlara, su kaynaklarına, çeşitli bitki örtüsüne ve hayvanların kullanabileceği yaşam alanlarına ihtiyaç var. Kent biyolojik çeşitliliğinin korunması artık şehir planlamasının da konusu.
Belki parkları yalnızca bizim oturacağımız yerler olarak değil, başka canlıların yaşayacağı alanlar olarak tasarlamalıyız. Binaları yalnızca insanlara göre değil, kuşları ve yarasaları da hesaba katarak düşünmeliyiz. Ve belki bazı alanları biraz daha az “mükemmel” bırakmalıyız.
Çünkü doğa çoğu zaman bizim estetik anlayışımıza uymaz.
Belki de asıl mesele onları şehirde gördüğümüzde “Burada ne işleri var?” diye sormaktan vazgeçmek.
Çünkü belki de daha doğru soru şu:
Şehirler gerçekten bizim mi?
Yoksa biz, kendimizi şehrin tek sahibi sanan türlerden yalnızca biri miyiz?