Birçok kişi son yıllarda yaşanan aşırı sıcakları, ani selleri, kuraklıkları ve fırtınaları gördüğünde aynı soruyu soruyor: "Eskiden de bunlar olmuyor muydu?"
Elbette oluyordu. Dünya tarihinde her zaman sıcak hava dalgaları, seller, fırtınalar ve kuraklıklar yaşandı. Ancak bugün bilim insanlarının dikkat çektiği nokta, bu olayların artık daha sık, daha uzun süreli ve daha şiddetli yaşanması.
Dünya Meteoroloji Örgütü'nün (WMO) verilerine göre, 1970-2021 yılları arasında hava, iklim ve su kaynaklı afetler nedeniyle yaklaşık 12 bin büyük felaket meydana geldi. Bu olaylar yaklaşık 2 milyon insanın yaşamını yitirmesine ve 4,3 trilyon doları aşan ekonomik kayba yol açtı. Daha da dikkat çekici olan ise afet sayısındaki artış. WMO verileri, hava olaylarına bağlı afetlerin son 50 yılda yaklaşık beş kat arttığını gösteriyor.
Peki neden? Yanıtın büyük bölümü atmosferin fizik kurallarında saklı.
Dünya bugün sanayi öncesi döneme göre yaklaşık 1,4 derece daha sıcak. İlk bakışta küçük gibi görünen bu artış, atmosferin çalışma biçimini kökten değiştiriyor. WMO'nun son küresel iklim raporuna göre son 11 yıl, kayıtların tutulmaya başlanmasından bu yana yaşanan en sıcak 11 yıl oldu.
Daha sıcak bir atmosfer daha fazla nem tutabiliyor. Bilimsel çalışmalar, sıcaklık her 1 derece arttığında havanın yaklaşık yüzde 7 daha fazla su buharı taşıyabildiğini ortaya koyuyor. Sonuç olarak yağmur yağdığında daha yoğun yağıyor. Bir başka ifadeyle, eskiden birkaç günde düşen yağış miktarı artık birkaç saat içinde düşebiliyor. Bu nedenle dünyanın birçok bölgesinde ani sel ve taşkınlar daha sık görülüyor.
Sorunun diğer tarafında ise kuraklık bulunuyor.
Artan sıcaklık, topraktaki ve su kaynaklarındaki buharlaşmayı hızlandırıyor. Toprak daha hızlı kuruyor, bitkiler daha fazla stres altında kalıyor ve tarımsal verim düşüyor. Bir bölgede sel yaşanırken başka bir bölgede tarihi kuraklıkların görülmesi bu nedenle şaşırtıcı değil. Bilim insanları bu durumu giderek daha sık "iklim kırbacı" olarak tanımlıyor: Uzun kuraklık dönemlerinin ardından gelen aşırı yağışlar.
Okyanuslar da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.
Gezegenin fazla ısısının büyük kısmını okyanuslar emiyor. Son yirmi yıldır okyanusların her yıl insanlığın yıllık enerji tüketiminin yaklaşık 18 katı kadar enerjiyi depoladığı hesaplanıyor. Daha sıcak deniz yüzeyleri ise tropikal fırtınalar ve kasırgalar için adeta yakıt görevi görüyor ve sonuç daha güçlü fırtınalar ve daha fazla yağış bırakabilen sistemler...
Avrupa'da yaşananlar da bu eğilimi doğruluyor. Avrupa Birliği'nin Copernicus ve Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından yayımlanan son raporları, kıtanın dünyanın en hızlı ısınan bölgelerinden biri olduğunu ortaya koyuyor. Rekor sıcak hava dalgaları, büyük orman yangınları, yaygın seller ve azalan su kaynakları artık istisna değil, yeni normal olarak görülmeye başlanıyor. 2024 yılında Avrupa genelindeki aşırı hava olayları yüz binlerce insanı etkiledi. 2025 yılında ise kıtanın yüzde 95'inden fazlası ortalamanın üzerinde sıcaklıklar yaşadı.
Bilim insanları artık yalnızca geleceği tahmin etmiyor; geçmişte yaşanan olayları da analiz ederek iklim değişikliğinin etkisini ölçebiliyor. Son yıllarda yayımlanan yüzlerce ilişkilendirme (attribution) çalışması, incelenen aşırı hava olaylarının büyük bölümünde insan kaynaklı iklim değişikliğinin olayları daha olası veya daha şiddetli hale getirdiğini gösteriyor. Bir derlemeye göre incelenen olayların yaklaşık dörtte üçü iklim değişikliği nedeniyle daha güçlü veya daha olası hale geldi.
Türkiye'nin içinde bulunduğu Akdeniz Havzası ise bilim insanlarının en fazla dikkat çektiği bölgelerden biri. Daha uzun sıcak hava dalgaları, artan kuraklık riski, ani seller ve orman yangınları, bölgenin geleceğini şekillendirecek temel başlıklar arasında yer alıyor.
Dolayısıyla soru artık "hava neden bu kadar değişken?" değil.
Asıl soru şu: Daha sıcak bir dünyada yaşamayı öğrenebilecek miyiz?
Çünkü görünen o ki aşırı hava olayları geleceğin değil, bugünün gerçeği. Ve her yeni sıcaklık rekoru, atmosferin bize aynı şeyi söylediğini gösteriyor: Doğa değişmiyor; insan faaliyetleri doğanın dengesini değiştiriyor.
Mad Max evreni bir adım ötemizdeyken hala tüketime odaklanmamız ayrı bir mesele...