Son yıllarda sosyal medyada hızla yayılan içeriklerde, insanların atalarından yalnızca fiziksel özellikler değil, aynı zamanda duygular, travmalar ve hatta anılar taşıdığı sıkça dile getiriliyor. “Sebebini bilmediğim bir kaygı var” ya da “bazı tepkilerim bana ait değilmiş gibi hissediyorum” gibi ifadelerle desteklenen bu anlatılar, özellikle gündelik hayatında anlam arayan geniş bir kitlede karşılık buluyor. Ancak bu iddiaların ne kadarının bilimsel gerçeklere dayandığı, ne kadarının yorum olduğu konusu çoğu zaman belirsiz kalıyor.
Esasında epigenetik, genlerin çalışma biçimini etkilerken anılar, beyindeki sinir ağlarında oluşuyor ve bu iki sistem birbirine çevrilebilir değil. Ebeveynlerin yaşadığı çevresel etkiler (örneğin stres veya açlık), çocukların biyolojisini etkileyebiliyor ve bu etki, hastalığa yatkınlık, stres tepkisi gibi alanlarda görülebiliyor. Ancak bilim, deneyimlerin değil, ancak biyolojik hassasiyetlerin aktarılabildiğini söylüyor.
"Atalardan gelen travmalar"
Bilim dünyasında bu tartışmanın merkezinde yer alan kavram Epigenetik olarak öne çıkıyor. Epigenetik, davranışların ve beslenme, stres ve toksinler gibi çevresel faktörlerin, altta yatan DNA dizilimini değiştirmeden genlerin çalışma şeklini nasıl etkilediğini inceleyen bilim dalı. Epigenetik, genetik yapının kendisi değişmeden, genlerin çalışma biçiminin çevresel faktörlere bağlı olarak değişebileceğini ifade ediyor. Bu alan, stres, travma, beslenme ya da çevresel koşullar gibi etkenlerin genlerin aktiflik düzeyini etkileyebildiğini ve bu etkilerin bazı durumlarda sonraki nesillere aktarılabildiğini ortaya koyuyor.
Bu konuda yapılan araştırmalar, özellikle travmanın biyolojik izlerinin nesiller arası aktarımı ihtimalini gündeme getiriyor. Dias & Ressler tarafından 2014 yılında yürütülen bir çalışmada, belirli bir kokuya karşı koşullanmış korku tepkisi geliştiren farelerin yavrularında da aynı kokuya karşı daha yüksek hassasiyet gözlemlendi. Benzer şekilde "Holocaust survivors epigenetics study" adlı bir çalışmada, Yahudi soykırımından sağ kurtulan bireylerin çocuklarında stresle ilişkili genlerde farklılaşmalar bulunduğunu ortaya koydu. Bu bulgular, insanların bazı tepkilerinin yalnızca kendi yaşam deneyimlerinden değil, aynı zamanda DNA’sını taşıdığı aile büyüklerinin yaşadıklarının bıraktığı biyolojik izlerden de etkilenebileceğini düşündürüyor.
Bilimsel olarak anılar, beynin hipokampus ve korteks gibi bölgelerinde oluşan sinirsel bağlantılar aracılığıyla depolanıyor ve bu yapıların nesiller arasında aktarımı mümkün değil. Bu nedenle, DNA’nın birebir anıları ya da geçmişte yaşanmış olayların detaylarını taşımasına yönelik bir mekanizma bulunmuyor. Stresle başa çıkma biçimi ya da belirli durumlara verilen fizyolojik tepkiler, kısmen önceki nesillerin deneyimlerinden etkilenmiş olabilse de bu durum, ataların yaşadığı olayların ya da anıların doğrudan aktarılması anlamına gelmiyor.
Fizyolojik gerçek: Travma deneyimi nasıl aktarılıyor?
Yoğun travma yaşamış bireylerde stresle ilişkili bazı genlerin çalışma biçiminde değişiklikler olduğunu ve benzer farklılıkların, bu bireylerin çocuklarında da gözlemlenebildiğini ortaya koyuyor. Bu araştırmada özellikle stres hormonlarının düzenlenmesinde rol oynayan FKBP5 genine odaklanılıyor. Bu gen, vücudun stres karşısında ne kadar güçlü ve ne kadar süreli tepki vereceğini belirleyen sistemin önemli bir parçası olarak işlev görüyor.
Travma deneyimi, bu gen üzerinde “metilasyon” olarak adlandırılan epigenetik değişikliklere yol açabiliyor. Bu değişiklikler genin yapısını değil, ne ölçüde aktif olacağını etkiliyor. Araştırma bulguları, benzer epigenetik işaretlerin bir kısmının sonraki nesillerde de görülebildiğini ve bunun stres hormonlarına verilen fizyolojik yanıtı farklılaştırabildiğini gösteriyor. Bu durum, bazı bireylerin stres karşısında daha hızlı tepki vermesi, daha yoğun bir fizyolojik uyarılma yaşaması ya da stres sonrası daha geç sakinleşmesi gibi farklılıklara zemin hazırlayabiliyor.
Bu aktarım, çoğu zaman yanlış yorumlandığı gibi bir “anı” ya da “deneyim” transferi anlamına gelmiyor. Burada söz konusu olan, beynin yaşadığı olayların içeriğinin aktarılması değil, vücudun stres karşısında nasıl çalıştığını belirleyen biyolojik sistemlerin kısmen farklı ayarlanmış olmasıdır. Başka bir deyişle, geçmiş nesillerin yaşadığı travmaların birebir içeriği değil, bu travmalara verilen fizyolojik yanıtın izleri sonraki kuşaklarda daha hassas ya da farklı çalışan bir stres sistemi olarak ortaya çıkabiliyor.
Bu etkinin nasıl aktarıldığı ise tek bir mekanizmayla açıklanmıyor. Epigenetik işaretlerin bir kısmının üreme hücreleri aracılığıyla aktarılabildiği düşünülürken, hamilelik sürecindeki hormonal ortam ve doğum sonrası ebeveyn davranışlarının da bu süreçte rol oynadığı kabul ediliyor. Bu nedenle söz konusu aktarım, yalnızca genetik değil, biyolojik ve çevresel faktörlerin birlikte etkili olduğu çok katmanlı bir süreç olarak değerlendiriliyor.
"Atasal aktarım" fikri psikolojimize iyi geliyor
Öte yandan, bu tür içeriklerin yaygınlaşmasında psikolojik faktörler de önemli rol oynuyor. İnsan zihni, yaşadığı duygulara ve davranış kalıplarına anlam kazandırma eğiliminde olduğu için, kaynağı belirsiz duyguların geçmiş nesillerle ilişkilendirilmesi güçlü bir açıklama sunuyor. Bunun yanında, kauntum dolanıklık gibi fizik alanına ait kavramların gündelik psikolojiye uyarlanması da dikkat çekiyor. Ancak kuantum dolanıklık gibi olguların insan hafızası, bilinç ya da nesiller arası deneyim aktarımıyla ilişkili olduğunu gösteren güvenilir bilimsel kanıtlar henüz bulunmuyor.
Araştırmalar, bireylerin atalarından gelen stres tepkilerine yatkınlık taşıyabileceğini ve bunun bazı davranış kalıplarını etkileyebileceğini ortaya koyuyor. Ancak bu durumun, bireyin yaşamını belirleyen değişmez bir kader anlamına gelmediği de vurgulanıyor. Başka bir deyişle, biyolojik olarak taşınan eğilimler söz konusu olsa da, bireyin kendi deneyimleri ve seçimleri belirleyici olmaya devam ediyor.
Sonuç olarak, sosyal medyada sıkça karşılaşılan “ataların anılarını taşıyorsun” gibi ifadeler bilimsel gerçekliği tam olarak yansıtmasa da, epigenetik alanındaki bulgular insanların geçmiş nesillerin deneyimlerinden tamamen bağımsız olmadığını gösteriyor. Bu noktada önemli olan, bilimsel verilerle desteklenen bilgiler ile yorum ve metaforları ayırt edebilmek ve bireysel deneyimleri bu çerçevede değerlendirmek olarak öne çıkıyor.
Seçimlerimiz belirleyici
Bu noktada “biyolojik olarak taşınan eğilimler söz konusu olsa da, bireyin kendi deneyimleri ve seçimleri belirleyici olmaya devam ediyor” ifadesi, yalnızca psikolojik bir yaklaşımı değil, aynı zamanda biyolojik bir gerçeği de karşılıyor. Çünkü epigenetik alanındaki araştırmalar, genlerin nasıl çalıştığının yalnızca geçmişten gelen etkilerle değil, bireyin mevcut yaşam koşulları ve davranışlarıyla da değişebildiğini gösteriyor.
Örneğin stres, travma ya da olumsuz yaşam deneyimleri bazı genlerin daha aktif hale gelmesine neden olabilirken; güvenli sosyal ilişkiler, düzenli fiziksel aktivite, kaliteli uyku ve stres yönetimi gibi faktörler bu etkilerin tersine çevrilmesine katkı sağlayabiliyor. Bu durum, genetik yapının sabit olmasına rağmen, genlerin ifade edilme biçiminin yaşam boyunca değişebildiği anlamına geliyor.
Bu alanda dikkat çeken çalışmalardan biri, Meaney & Szyf ikilisinin "maternal care rat study" olarak bilinen araştırması. Bu çalışmada, yavru sıçanların annelerinden gördükleri bakım düzeyinin, stresle başa çıkmalarını sağlayan genlerin aktivitesini doğrudan etkilediği ve bu etkinin epigenetik mekanizmalar aracılığıyla gerçekleştiği ortaya kondu. Daha yüksek bakım gören yavruların stres tepkilerinin daha dengeli olduğu, düşük bakım görenlerin ise daha hassas bir stres sistemi geliştirdiği gözlemlendi. Bu bulgu, erken dönem deneyimlerin biyoloji üzerinde kalıcı ama değiştirilebilir etkiler yaratabileceğini gösteriyor.
Davranış ve yaşam tarzı değişiklikliği fark yaratıyor
Benzer şekilde, insanlarla yapılan araştırmalar da yaşam tarzı değişikliklerinin epigenetik düzeyde farklılıklar yaratabildiğini ortaya koyuyor. Ornish'in "lifestyle changes gene expression" adlı çalışması; beslenme düzeni, egzersiz ve stres yönetimini içeren kapsamlı yaşam tarzı değişikliklerinin, yüzlerce genin ifade biçiminde değişiklik yarattığını gösterdi. Bu değişimlerin bir kısmı, hastalıklarla ilişkili genlerin baskılanması yönünde gerçekleşti.
Psikolojik müdahalelerin de biyolojik karşılıkları olduğu görülüyor. Kaliman'ın "mindfulness meditation gene expression" adlı çalışması, kısa süreli mindfulness (bilinçli farkındalık) uygulamalarının bile inflamasyonla ilişkili bazı genlerin aktivitesini azaltabildiğini ortaya koydu. Bu bulgu, zihinsel süreçlerin ve duygusal düzenleme becerilerinin yalnızca psikolojik değil, biyolojik düzeyde de etkili olabildiğini gösteriyor.
Tüm bu veriler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo daha net hale geliyor: Birey, geçmişten gelen biyolojik eğilimlerin pasif bir taşıyıcısı değil. Aksine, günlük yaşamda yaptığı seçimler, kurduğu ilişkiler, stresle başa çıkma biçimi ve yaşam tarzı tercihleri aracılığıyla bu eğilimlerin nasıl ifade edileceğini etkileyebiliyor. Bu da epigenetik mirasın tek yönlü bir aktarım olmadığını, yaşam boyunca yeniden şekillenebilen dinamik bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.
Dolayısıyla, geçmişten gelen etkiler bazı hassasiyetler yaratabilse de; bu hassasiyetlerin nasıl bir yaşam deneyimine dönüşeceği, büyük ölçüde bireyin içinde bulunduğu çevre ve kendi seçimleriyle belirlenmeye devam ediyor.
Referanslar:
Dias, B. G., & Ressler, K. J. (2014). Parental olfactory experience influences behavior and neural structure in subsequent generations. Nature Neuroscience. https://www.nature.com/articles/nn.3594
Yehuda, R., et al. (2016). Holocaust exposure induced intergenerational effects on FKBP5 methylation. Biological Psychiatry. https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S000632231500685X
National Institutes of Health (NIH). Epigenomics Fact Sheet. https://www.genome.gov/about-genomics/fact-sheets/Epigenomics-Fact-Sheet
American Psychological Association (APA). Trauma and Stress-Related Disorders. https://www.apa.org/topics/trauma
Stanford Encyclopedia of Philosophy. Quantum Entanglement. https://plato.stanford.edu/entries/qt-entangle/