Covid'im ve ben...

Her hastalık, beden için yeni bir deneyim. Bedenin yüzeyden görünen iyi olma hali aslında o kadar geçici bir durum ki, hastalığı başlı başına bir olay gibi algılamak belki de gerçekçi değil. Çünkü hayatımızın en zinde hissettiğimiz yıllarının aslında ortalama bir insan ömründe çok da uzun sayılmayacağını düşünecek olursak bu tarz hastalıklar neyin sağlık, neyin “tamlık” olduğunu sorgulatıyor.


Ortalama olarak zinde halimizi bir miktar kaybetmek, bizi yaşlılık dönemine hazırlamak için kısa bir ön gösterim gibi... Bu durum, yaşlılığın da bir hastalık olarak görülmekten çıkması için bir miktar empatiyi mümkün kılıyor. Örneğin şunu düşünüyor insan; Sadece yaşlılık değil, hastalık halini ve elbette büyük haksızlıklara uğranan engellilik halini de bir eksiklik değil, bir insanlık hali olarak görmek mümkün olabilir mi?


Yaşlılık kriterleri toplumlara göre, çeşitli disiplinlere göre, hayattan beklentilere göre değişebiliyor. Yaşlanmayı epey korkutucu bir süreç olarak görüyoruz. Görsel açıdan yaşlanmayı kabullenmek uzun bir zaman alıyor. Halbuki fiziksel halimiz zaten ömür boyu değişim halinde. Biz en pırıltılı döneme tutunsak da elbet bir gün bir şeyler değişiyor. Ortalama olarak sağlıklı insanlar için bu durum geçerliyken, hastalıklarla doğan, gün gelip büyük bir hastalıkla uğraşan birçok insan da var. Aslında o kişi, çıkagelen hastalıkla da “tam”. Bunu bir kabul edebilsek…


Covid benim için daha önce yaşadığım hastalıklardan farklı bir deneyim oldu, oluyor. Hastalığın ilk belirti verdiği günün üzerine 12 gün geçmesine rağmen üzerimde kalan yavaş hareket etme ihtiyacı, nefes yetmezliği ve yorgunluk aslında bana “İşte fiziksel yaşlanma hemen hemen buna benzer bir şey. Ya da bir kronik hastalıkla karşılaşmak…” diyor.


Ne yalan söyleyeyim, benim için çok öğretici bir deneyim. Başa gelen çekiliyorsa eğer, başa gelenden öğrenilebilir de… Herkesi tehdit eden bir şey olarak; bu tehdidi nasıl karşıladığımız, yok sayıp saymadığımız veya maydanozları çamaşır suyuna yatırıp yatırmadığımız kendimiz hakkında bize epey ipucu veriyor. Henüz bana uğramamışken başka türlü hissediyordum, deneyimlerken başka türlü hissediyorum. Kimisi, üzerinde koruyucu giysilerle 35 derece sıcakta saatlerce hasta bakarak yaşadı. Kimisi çocuklarını doyuramayarak. Kimisi partilemeye kaldığı yerden devam ederek… İnsanlığın ortak bir sınavında kimisi kopya çekiyor, kimisi dersini çalışıp geliyor, kimisi “zayıf alsam da bütünlemede çalışırım” diyor… Bunları yazarken içimden bir ses “Ne insanlığın ortak sınavı değil ki?” diyor. Evet… Zihnim daha da geniş çepere uzanıyor. Bir yerlerde aç uyuyan çocuklar, şiddet gören kadınlar, çocuk gelinler ve çocuk işçiler, işkence gören hayvanlar, katledilen ormanlar varken ben standart yaşamımı korumaya çalışıyorsam ortak bir sınavda olduğumun farkında değilim demektir. Ihlamurdan bir yudum daha alıp düşünmeye devam ediyorum.


Başa gelen bir hal olunca “Neden böyle oldu?” der insan genellikle… Olaylar zincirinde en başa gidilir, suçlular aranır, yanlış adımlar tespit edilir. Sonra “bak, öyle olmasaydı böyle olmazdı” denir ve bir suçluya hüküm giydirilerek hayata devam edilir. Halbuki bana kalırsa, başa gelen şeyin bilgisini her yeni gün ile içimizde canlandırmalıyız. Bazı şeyleri gerçekten de unutmamak gerek. Bir yakınımızın ölümü nasıl ki hayatımız boyunca bizimle beraber oluyorsa, ölüm aslında hayatın bitmesi değil de hayatın bir parçası ise, yaşadığımız her doğum, her ölüm de bizimle. Arasında yaşanan her şey de… Bu gerçeği bir kabul etsek, her gün göçmüş gitmişleri anmak, her gün hayallerimiz için kendimize bir vakit ayırmak, her gün bedenimizde olan biteni dinlemek, kendimize gerçek bir bakım vermek, konu-komşuyla haberleşmek, mahallenin temizlik işçisiyle selamlaşmak, bir bitkiye su vermek, bir çocuğun ihtiyacını yoklamak, her gün bu tür bazı insani eylemleri gerçekleştirmek, bunları indirimleri kaçırmayı veya mailleri cevaplamayı 5 dakika geciktirme pahasına aralara katabilsek, hayata “tam” haliyle yeniden başlamış olmaz mıyız?


Fikrimi sorguluyorum; Hayatı tam haliyle yaşamak gerekli mi? Sanki gerekli gibi görünüyor. Çünkü artık dünyanın geneli bunun aksini kaldıracak gibi görünmüyor. Bazı şeyler yok sayıldığında dünyanın gevşemiş cıvataları tamir olmuyor.


Peki, hayatın “tam” hali ne ile olmalı? Sanırım, hayat nelerden oluşuyorsa… Doğum, gelişim, kayıplar, vazgeçilenler, unutulanlar, arzulananlar her gün hatırlandığında, bir kurcalandıklarında, bir şekilde hayata geçirildiklerinde yok sayılmıyorlar. Toprağın altına gömülenlerin bir gün filizlenip yüzeye çıkması gibi, hiçbir şey tam olarak yok olmuyor. Ancak onları dönüştürme bilgisi bize az çok verildiğine göre, her gün gündemimize alarak ve onlarla ne yapacağımıza bakarak yaşamak aslında hayatın ta kendisi olabilir. Ölmesi, toprağa gömülmesi ve başka bir bilgi olarak tekrar hayatımıza karışması üzerinde çalışmak, bizi bütünleyen sahici bir yaşama hali olabilir.


Kendi ihtiyaçlarımı, ölmüşlerimi, içimde ukde kalanları, görüp bir kenara not aldıklarımı unuttuğum zamanlar olur. Bunu hepimiz yaparız. Bedenimizde farkında olmadan saklı tutarız ama bilinç alanına getirmeyiz. Sunaklar, mumlar, fotoğraflar, somutlaştırıcı her şey aslında bunun için var. Bilinç alanına çıkan şeyi sesle, sözle, dansla, zıplamakla, sallanmakla, göz yaşıyla, resimle, şarkıyla, yazılı ifadeyle, ağıtla, dövünmekle somutlaştırmadığımız zaman, hepsi soyut bedenimizde, Echkart Tolle’nin adlandırdığı gibi “acı bedenimizde” kalıyor. Halbuki dünyada bedenlenen ruhlar olarak en temel somut alanımız, bedenimiz. Bedenimizde o “bağışıklık sistemi” dedikleri şey elle tutulur, gözle görülür olmayan somut verilerle bize bir şeyler yapıyorsa, örneğin bir virüsün etkilerini baskılayabiliyorsa, biz de ona somut desteklerle yardımcı olabiliriz. Beden bir tamlık halinde ise, bir sistemler bütünü ise biz de bu bütünlüğe bir tamlık anlayışıyla yaklaşabilir, hayatın içindeki her şeyi hatırlayarak ve gözeterek yaşayabiliriz.


Uzun lafın kısası, nefes alabilmeye şükretmek veya tam bir nefes alamama haline de öğrettikleri için teşekkür etmek, hepsini yaşamımızın, yani hiçbir zaman tam görmediğimiz o tamlık halinin birer parçaları olarak görmek belki de en güzeli… Böyle görmek, bizi yaşadığımız bir hastalık deneyimine de isyanla değil, bütünlük duygusunun yarattığı şükranla yaklaştırabilir.


Şimdilik böyleyim. Belki bu halden bir yas doğar. Kabulümdür. Onu da görür, kendime katarım. Elbet ondan yeni bir ben, dolayısıyla bütünlük, dolayısıyla “Biz” doğar. Çünkü “ben” dediğim şey olarak, bütünün bir parçasıyım.


Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.